Arada kendime sorardım “Neden kapandım ben” diye ve cevap veremezdim.

Bu siteyi birkaç ay önce keşfettim. Yazılanları bazen ağlayarak, bazen de gülümseyerek okuyorum. Ne kadar çaresiz olduğumuzu anlıyorum ama yine de içimizde bir yerlerde, sesini zorla kıstığımız şeyleri, aynı durumda olan kişilerle paylaşmak umut veriyor insana. Her ne kadar birbirimizi göremesek de birbirimizi en iyi anlayan kişilerin; yanımızda nefes alan kişilerin değil, aynı duyguları paylaştığımız insanların olduğunu biliyoruz. Benim hikayem, şimdilik pek iç açıcı değil ama yine de yazmak istedim. İnsan yazınca rahatlıyor biraz.

Ben kendi isteğimle, çevremdekilerden onay görmek, takdir edilmek için biraz da farklılık olsun diye kapanmıştım ki öyle de olmuştu. Herkes çok gurur duymuştu benimle, ben de haliyle çok mutlu oluyordum. 4-5 yıldır kapalıyım. Ama arada kendime sorardım “Neden kapandım ben” diye ve cevap veremezdim kendime, hatta kimseye. İlk günden beri içimde “Umarım kimse bana neden kapandığımı sormaz” diye bir korku vardır. Asıl korku, bu soruya cevap verememek. Zaten sormuyorlar, sormazlar da, orası ayrı bir konu.

Şu an Ağustos ayındayız ve ben geçtiğimiz Aralık-Ocak ayından beri, tabiri caizse, başörtümle problem yaşıyorum. Tahmini planım Nisan ayı gibi yani vizelerden sonra artık bunu yapamayacağımı, yapmak istemediğimi, zorlandığımı açıklayıp; başörtüsü takmamaktı. Ama pandemi beni de vurdu. Planlarım alt üst oldu. Düşünüyorum, acaba her şey normal seyrinde ilerleseydi, nasıl olurdu? Önemi yok artık, planladığım gibi olmadı. Ama yine de bunu aileme söylemek için sürekli fırsat kolluyordum. Doğru zamanı bekliyordum ve bundan gerçekten emin miydim? Başını örtmek dönüşü olmaz bir yol, evet. Ama başını açmak da öyle. Kadınların başı ya hep açık olacak ya hep kapalı olacak! Kapalı olanlar, iyi kızdır; açık olanlar, iyi kız değildir! Bu muhabbeti bilirsiniz. Keşke saçlarımızın görünmesi veya görünmemesi mevzusundan daha önemli şeyler konuşabilseydik. Keşke ya öyle ya böyle olmamız gerekmeseydi. Keşke hayatımızın bir anında, hayatımız boyunca ne giyeceğimize karar veremeseydik de zamanı geldiğinde canımız ne istiyorsa onu giyebilseydik. Keşke güneş sadece yüzümüzü ve ellerimizi değil de kollarımızı ve boynumuzu da yakabilseydi. Böylece yüzümüz nakil gibi durmazdı. Keşke saçlarımıza rüzgâr değebilseydi, rüzgârda savrulabilseydi saçlarımız. Daha ne keşkeler var içimde, çoğunu ağlayarak içime gömdüğüm…

Yaklaşık bir ay önce, ben de artık başörtüsü takmak istemediğimi söyledim anneme. Sürekli provasını yapıyordum kendimce çünkü kendimi onlara karşı ifade edemeyeceğimi, beni anlayamayacaklarını biliyordum. Söylediğimde annemle biraz tartışmıştık ama çok kızmadı. Bana okumam için kitaplıkta yıllardır duran, tozlanan, kimsenin eline alıp okumadığı ama evde olmazsa olmaz olan ilmihalleri verdi. “Oku bunları sonra tekrar konuşacağız” diyerek. Çok kızmadı gerçekten. Mesela “Yine mi gardırop değiştireceksin” dedi. Tabii bunu söylerken alay eder gibi bir hali de vardı ama kabullenmeye de meyilliydi. “Babana söylerim onunla konuşursun” demişti bir de. Babam çok sert bir insan değildir. Çok dindar da değildir. Cuma’ya gider ama Kuran okumayı bilmez. Eminim ki kadınların başlarını örtmesi meselesiyle ilgili de bildiği pek bir şey yok. Sadece etraftan öyle gördüğü için başörtüsünü gerek görür. Yani aslında geleneksel ya da kültürel bir şey bu onun için. O bunu dinle örtüştürüyor.

Babam, ertesi gün öğlen beni aradı “Neden” diye sordu ama cevabımı dinlemedi, dinlemek istemedi, anlamadı, anlamak istemedi. “Açılmak yok, öyle bir şey yapamazsın” dedi sadece. Ben de “Tamam” dedim. Başka hiçbir şey söylemedim. Ama tamam değildi. Geçiştirmiştim sadece, bunu anlamış olmalıydı. Bu konuyu telefonda konuşmak istemedim, sonuçta akşam eve gelecekti, o zaman yüz yüze daha rahat konuşabilirdik. Annem ya da babam, ikisinden birisi illaki açacaktı bu konuyu; konuşacaklardı benimle, nedenini dinleyeceklerdi. Akşama kadar ne söylerim diye kurdum kafamda. Ama hiç düşündüğüm gibi olmadı. Sanki ben onlarla hiç konuşmamışım, sanki o anlar hiç yaşanmamış, hafızalarından bunu sildirmişler gibiydi. Her şey ama her şey o kadar normaldi ki. Bana her zamanki gibi yaklaşıyorlardı. Her şey, önceki günlerin aynısı gibiydi. Gece yatana kadar bekledim ama konuşmadılar. Unuttular, unutturdular. Caydığımı düşündüler sanırım ama bunu da konuşmadan anlayamazlardı. Sessizlik hiç bu kadar yüksek sesli olmamıştı benim için. Benimle hiç konuşmamaları hiç bu kadar canımı yakmamıştı. Ama annem düşmanım gibi olmuştu. Bir iki kere kendince söylendi. Ben ağzımı açmadım. Çünkü karşımda benimle, düşüncelerimle sırıtarak dalga geçer gibi konuşan bir kadın vardı. Gözlerimin içine baka baka, sanki başımı açamadığım için içten içe sevinir gibi, alay eder gibi konuşuyordu bu konuyu.

İyi bir babayı geçtim ama iyi bir anne, size hayatta verilmiş en güzel hediyedir. Size sevdiğini söyleyebilen, sarılabilen, öpebilen anne; benim hayal bile edemediğim bir şey. Ergenliğimde çok nefret ettim onlardan, çok. Artık bunu yapmamam gerektiğini biliyorum. Ama yine de sevemiyorum. Onları biraz olsun sevmek için en ufak bir adım beklerken ben, onlar beni hastalıklı yerine koydular. Adak kestiler. Gerekçe olarak beni göstermediler, hatta adım bile geçmedi ama biliyorum, asıl benim için kesilecek o adak. Çünkü gerekçe olarak gösterilen şey, abilerimin hala evli olmamaları ve evdeki bereketsizlik gibi bir şeydi. İyi de abilerim yıllardır evlenemediler, evlenemiyorlar da zaten. Neden şimdi? Üstelik şu an maddi durumları o kadar da iyi değil. Sonuçta Kurban Bayramı’ndan da yeni çıktık. Her şeyin cep yaktığı bir dönemde, neden?

Ben onları kendi içimde az da olsa sevmeye çalışırken böyle şeylerin yaşanması artık sevilecek yanları olmadığını tekrar hatırlattı bana. Şu an yaptığım tek şey, sabretmek. Bunu yaparken mecbur olarak, onlara ve kendime katlanmak zorunda olmak… Tek umudum, okulların yeniden açılması. Son senem bu sene. Okul Mayıs’ta bittikten sonra geri dönmek istemiyorum. Ne yapacağım tek başıma, onu da bilmiyorum. Fakat annemin sözleri kulaklarımda çınlıyor, ‘’Ben de seninle yaşamaktan memnun değilim ama yapacak bir şey yok.’’ Hayır var ve ben o şeyi yapmak için can atıyorum.

Maalesef şimdilik sadece okullar açılsın diye dua edebiliyorum. Ben, aile kavramını bilmeyen birisiyim ve şunu söyleyebilirim ki – sırf aile olduğunuz için birlikte yaşamak zorunda değilsiniz. Aile kutsal bir kurum değildir. Birbirini sevmeyen, birbirine katlanamayan insanlar bir arada yaşamak zorunda değiller. Hastalıklı ebeveynler, hastalıklı çocuklar yetiştiriyor. Sevmeyi bilmeyen insanlar, sevmeyi bilmeyen insanlarla evleniyor. Birbirlerini de sevemiyorlar. Hatta sevmek bir yana zamanla saygı da duymamaya başlıyorlar. Birbirini sevmeyen ebeveynler, çocuklarını da sevmiyorlar. Ve o çocuklar başkalarından sevgi, ilgi bekliyorlar sürekli. Ben korkarım ki bunun için başımı örtmeye karar vermiştim. Birileri beni takdir etsin, birileri benim varlığımı kabul etsin, artık çocuk olmadığımı kabul etsin. Ah, ne büyük yanılgı…

(Görsel: Owen Gent)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.