“Din,” dedi “Sorgulanmaz! Dine sadece inanırsın, o kadar!”

Bir süre önce hesabınız hiç tahmin etmediğim bir anda karşıma çıkmıştı, paylaştığınız mektupları okuyunca bir tane de ben yazayım dedim. Şimdi sizinle paylaşma cesareti buldum. Umarım görürsünüz. İyi sabahlar. Az sonra hava aydınlanacak, bu yüzden bu şekilde giriş yapmak uygun geldi. Ancak bunları size ulaştırmaya hangi günün, hangi vakti cesaret edebilirim bilmiyorum. Hayır, hayır! Kafamın içindeki kaosu, ne zaman bir yabancıya açmaya cüret edebilirim; bunu bilemiyorum. Her neyse, sözün kısası az sonra güneş doğacak ve ben, yalnız hissederken karşıma çıkan size, bir şeyler anlatmak istedim.

19 yaşında, bir üniversite öğrencisiyim. Doğduğumda dedem kulağıma ezan okumuş. Ailem çift isim koymuş. Biri rahmetli halamın Türkçe adı, diğeri Arapça kökenli bir isim. Hicri takvimin bir ayı. Yetiştirildiğim çevre Türk-İslam kültürüyle yoğrulmuş bir çevre. Hz. Muhammed adını ilk ne zaman öğrendim, hatırlamıyorum. İlk kez kaç yaşında Kuran okumayı öğrendim, bilmiyorum. İlk orucumu tuttuğumda kaç yaşındaydım, ilk kez ne zaman camiye gittim ya da caminin kutsallığı olduğunu ne zaman düşündüm; hiçbir sorunun cevabını bilmiyorum. Tek bildiğim; İslami öğretiler, hayatımın o hatırlayamadığım ilk anlarından beri benimleymiş. Kendimi bildim bileli bunlar hep belleğimdeymiş.

Dedem emekli bir imam. Annem de babasının kızıdır biraz. Annemi kendi izinden gelebilecek küçük bir vaize olarak yetiştirmiş. Bir anı anlatmak isterim şimdi: Annem ve benim baş rolü olduğumuz en eski anılarımdan, en belirgini bu anlatacağım anı. Ampulümüz patlamış yanlış hatırlamıyorsam, babam onu değiştiriyor; anımın arka planında. Annem ve bana gelince, biz de koltukta oturmuşuz, babama bakıyoruz. Sonra bir anda annem sesli bir şekilde bir şeyler söylüyor. Anlamadığım bir şeyler. Ona bakıp ne dediğini sorduğumu hatırlıyorum, belli belirsiz. Tekrar söylüyor aynı şeyleri ve benden de tekrarlamamı istiyor. Dilim döndüğünce eşlik ediyorum ben de ona. “Aferin benim güzel kızıma” diyor babam. Ben o anlamadığım yabancı şeyleri tekrar etmeye çalışırken işini bitirmiş. Annemin beni öptüğünü anımsıyorum. Ve işte ilk kez Arapça ile tanışmam! Subhaneke… Annemin bana oracıkta öğrettiği şey… Bütün duayı birkaç dakikada ezberlediğim için ne çok sevinmişti. Daldan dala atlarcasına başka bir konuya geçtim biliyorum ama zihnimde akan bir ırmak var. Fikirlerim hızla akıyor. Onları takip ediyorum sadece. Daldan dala atlayan ben değilim, onlar. Birinci sınıfa geçtiğim yaz tatilinde, ilk kez başörtüsü taktım. Annem, babam, dedem veya geri kalan akrabalarım ya da tanıdıklarım bana hiçbir zaman “Kapan” gibi şeyler dememişti. Zaten nasıl desinler ki fırsatları bile olmamış. 5. sınıfı yeni bitirmiştim ben! Haziran ayı çıkmamıştı daha. Fırsatları olmamış dedim, çünkü seneler sonra açılmak adına annemin ağzını aradım “Acaba ne der” diye. O zaman ona “Şu an açık olsam ne olurdu” diye sorduğumda, bana “Öyle bir şey olamazdı” demişti.

Her neyse ilk söyleyeceğim şeye baya uzaklaştım, konuya geri döneyim. O zaman, yani 5. sınıfı bitirdiğim zaman, annem baya şaşırmıştı bu isteğime. Yani demek istediğim o yıllarda yok onu giyemezsin yok bunu giyemezsin… Bir babam, annem olmadı. Basbayağı küçükmüşüm, bence ondandı. Ama neyse işte, çok özeniyordum anneme. Ve kapandım o yaz. Annemin “Kızım küçüksün daha” demesine aldırmadan -ki kendisi de fazla ısrarcı olmadı açıkçası. Minik bir not: Kapalılık ya da açıklık tabirlerini hiç sevmem ama nasıl ifade edeceğimi bilemedim şu an. Böyle oldu işte.

Başlangıçta fazlaca utandığımı söyleyebilirim. Herkes bana bakıyor gibi gelirdi. Tatilde memleketimize geldiğimizde -babam memurdu başka bir şehirde yaşıyorduk- çok sevinmişti akrabalarım. Baya beğenilerini ifade etmişlerdi. Ben de alışmıştım artık duruma. Daha rahattım. Lisede memlekete kesin dönüş yaptık. Yeni bir ortama girdim. Yeni arkadaşlıklar edindim. Üç yakın arkadaşım vardı. Onlar da üç aşağı beş yukarı benimki gibi bir çevrede büyümüşlerdi. Şimdi ben bunları niye anlattım? 18 yılımı nasıl geçirdiğim hakkında biraz fikir sahibi olabilin diye. Fakat geçtiğimiz senelerde bir şeyler oldu.

Anladım ki ne kadar ibadet yaptıysam, ne kadar sevap işlemeye çalışıp günahlardan kaçındıysam, ne kadar tapındıysam Allah dediğim bu tanrıya, hiçbiri bilinçli değilmiş ki! Ben tam anlamıyla nasıl annemi tekrar ederek öğrendiysem Subhanekeyi, nasıl ondan ve teyzelerimden taklit ederek örttüysem bu kafamı, diğer fiillerim de bilinçsiz birer taklitten öteye geçmemiş!

Ben de dedim ki kendi kendime “Kızım bu böyle olmaz, inandığın kitap bile ‘Oku’ diyerek başladıysa inmeye, oku o halde, araştır, sor, sorgula!” “İnsansın” dedim “sen.” “Öğrenmeyeceksen neden yarattı seni tanrın?” Ve başladım okumaya, araştırmaya, sormaya… Fakat ne zaman araştırsam kafama takıldı bir şeyler. Mantığım susamadı. Ben de bu zamana kadar bana dinimizi öğretmeyi kendine görev bilmiş, -aslında böyle yazarak haksızlık etmeyeyim- bana hayatta her şey hakkında bildiği, her şeyi öğretmeye çalışan anneme yöneldim. Ne oldu dersiniz? Bana bir şeyler anlattıkça o mantığım bir saçmalık buldu işin içinde. Anlayamadıklarımın üstüne gittikçe annem kızdı bana. “Din,” dedi “Sorgulanmaz! Dine sadece inanırsın, o kadar!” Ne büyük saçmalık ama!

“Tabii ki soracağım, tabii ki sorgulayacağım. İnsanım ben” dedim. “Kulluk et sus o halde, senin görevin yalnızca iman etmek” dedi. İşte tam da bu anda; o zamana kadar tereddütsüz inandığım tek şey, en büyük tek şüpheme dönüştü.

Dinim ve ibadetlerim! Bu sayfada ve sizinkilere benzer çeşitli sayfalarda, bloglarda gördüklerim, okuduklarım; beynimi kurcalayan, mantığıma sığmayan ama hep görmezden geldiğim o kadar çok şeyi öyle şiddetli vurdu ki yüzüme… Bir süredir -ki tahminimce iki buçuk yıldır- kendime gelemiyorum. Yalnızım sanıyordum ama artık yalnız olmadığımı görüyorum. Kendime gelmem için fena başlangıç değil bence.

Aileme sesimi duyuramıyorum. Aramızda, kalın cam bir duvar var sanki. Annem beni görüyor ama sesimi duymuyor. Suratımda çıkan sivilceleri, saçma sapan uyku düzenimi, gözlerimdeki sönük bakışları fark ediyor ama nedenini duymuyor, duymak istemiyor. “Ben anneyim ve senin bu arzun günah” diyor. Yanacakmışım ve o annem olarak bana kıyamıyormuş. Haklı. Onu da anlıyorum. Annemin anlamadığı; beni öte dünyada Tanrım yakacaksa, bu dünyada da kendisinin yaktığı.

Üniversite hayallerim vardı. Onların mali desteğine ihtiyacım olduğu için onları çiğneyemem diye düşünüyorlar. Aslında haklılar. Onlar ailem, onları çiğneyemem. Yanlış olan nokta; başörtüsüz olmak istemem, onları çiğnemem demek değil. Hem zaten onları çiğnemek istersem ve bunu yapmazsam; bana engel olan şey maddi kaygılarım olmaz, onların benim ailem oluşu olur. Kafamda bir şeyler oluyor. Ve ben; kafamın içindeki fırtınaları, tayfunları yazarak yatıştırırım ya da yatıştırdım sanırım. İşin bu kısmıyla pek ilgilenemedim çünkü bir de bunu düşünürsem kafayı yakarım gibi geliyor. O yüzden biraz pragmatik yaklaşmayı tercih ediyorum bu meseleye. Yazmak rahatlatıyor. Yine yazdım. Ancak bir farkla, bu defa paylaşabilirim sanırım.

(Görsel: Gail Brodholt)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.