Lisenin başlarında sıfır kol bir üst almam, ailemin gerçek yüzünü görmemi sağlayacaktı.

Merhabalar. Bu yazıyı yazmak istedim çünkü artık görüyorum ki ben aslında özgür olduğunu sanan bir kızmışım. Kendimi kafeslenmiş bir kuşa benzetiyorum. Çevremi saran bir kafes olduğunu aslında yeni fark ediyorum çünkü ancak şimdi bu kafesin duvarlarına ulaşabilecek kadar uçabildim.

Baştan başlayayım. Ben orta halli, muhafazakar bir ailenin ikinci çocuğuyum. Bir abim var ve ailem, ben doğana dek köyde tüm sülalemizle beraber geniş bir aile olarak yaşamışlar. O ailenin ilk kız torunu benim, benden önce doğan tüm torunlar erkek. Dolayısıyla da dedem, kız torunu olacağını öğrenince bu habere pek sevinmemiş olacak ki cinsiyetimden dolayı anneme beni aldırmasını söylemiş.

İlkokula kadar çeşitli Kuran kurslarına gönderildim. Ortaokula kadarsa yaz kurslarına veya saati, okul çıkışına denk gelen Kuran kurslarına gitmeye devam ettim. İmam Hatip ortaokuluna gönderildim. Okulum İmam Hatip olmasına rağmen, karma eğitim veriliyordu ve pek disiplinli olmayan bir kenar mahalle okuluydu. Bu yüzden erkeklerle ilgili pek sorun yaşamadım.

O sıralar, bir yıla kalmadan başımı kapatmayı planlıyordum. Anneme bu planımdan bahsettikçe mutlu oluyordu. Fakat bir arkadaşımın da benimkine benzer düşüncelerin tesiriyle başını kapatması ve daha sonra pişman olup açılması gözümü korkuttu. İyi ki de öyle olmuş çünkü 8. sınıfın sonlarında tesettüre girmek istemediğimi fark ettim. Annem bu konuda bana karşı çıkmadı, o konuda gerçekten şanslı olduğumu söyleyebilirim. Fakat ben o zamanlar çok çekingen ve özgüvensiz bir kızdım. Onu bile tam açıklayamıyordum. Şu an değil de belki lise son gibi kapanırım diye anlatıyordum. Birkaç ay sonraysa “Ben kapanmak istemiyorum” dedim. Bunu söylemek bile benim için birkaç ayı aldı yani.

Küçüklüğümden itibaren zihnime zerk edilmeye çalışılan kıyafet baskısının da şimdi farkına varıyorum. 12-13 yaşlarıma kadar kıyafet kombinlerim hep tişört ve pantolondan oluşuyordu. Tek tük farklı kıyafet deneyimlerim oldu. Bir bayram günü, 7-8 yaşlarındayken; sıfır kol, diz altı bir elbise giymiştim. Elbette ki en kalınından bir kilotlu çorap da giyerek… Misafirlerin yanına indiğimde tüm gözlerin bana aşağılarcasına baktığını fark etmiştim. Annem beni öyle gördüğü anda hemen beni farklı bir odaya götürüp sessizce “Bununla kolların görünüyor. İçine bir şey giymeden giyemezsin. Ayıp” dedi. O yaz sıcağında, içine hemen bir uzun kollu giydirmişti. Daha sonra bir kıyafet alışverişinde yine koltuk altı görünmeyen bir tişört ve dar olmayan bir pantolon ararken bir elbise görmüştüm. 11 yaşında ya vardım ya yokum. O elbiseyi de alıp deneme kabinine girdim. Elbiseyi giyip çıktığımda annem ve yanımızda gelen bir akrabamız; bana ayıplarcasına bakıp, hemen beni geri deneme kabinine soktular. Elbise dizimin biraz üstüne geldiği için arkam görünebilirmiş, onu giyemezmişim. O kadar üzülmüştüm ki… O elbiseyi kabindeki puf koltuğun arkasına saklamıştım. Sözde onu orada kimse bulamayacak ve ben bir dahaki gelişimizde onu alacağım. Elbette ki öyle bir şey olmadı.

İşte bu şekilde hayatımı sürdürürken yaşıtlarımın hiç de öyle olmadıklarını gördüm. Ben saçımı at kuyruğundan farklı bir model yapamazken, onlar saçlarını açıyorlar, üstüne üstlük örüp tokalar takıyorlardı. Farklı farklı hırkalar, ayakkabılar giyiyorlar. Bense asla farklı bir şey giymiyordum. Öyle ki yazın dahi uzun kollu üniformamı giyiyordum. Sekizinci sınıfın sonlarında bir gün o arkadaşlarımdan üçüyle iftara gittik. Bu benim ilk defa arkadaşlarımla dışarı çıkışımdı ve ilk defa bir restoranda yemek yiyecektim, hem de ailem olmadan. O gün diğer arkadaşlarım güzel mi güzel kıyafetlerle hatta hafif makyajlarla gelmişken; ben yine at kuyruğu saçım, pantolonum ve yenisini almaya gitmediğimiz için bana küçük gelen tişörtümle gitmiştim. Saat 10’da da geri döndük ama bu benim için çok büyük bir maceraydı. O günün bende tesiri gerçekten çok büyük. Bundan yıllar sonra ben o gecenin tüm detaylarını unutacağım belki ama onlarla kendimi kıyaslayınca içimde oluşan eziklik hissini asla unutmayacağım çünkü bu benim kafesin duvarına ilk çarpışımdı.

Çalışkan bir öğrenciyimdir, akademik başarıya önem veririm. Dolayısıyla lise sınavında iyi bir puan yapmıştım. O sıra hocam benim için bir tercih listesi oluşturmuştu. Tercih listesine baktıktan birkaç saniye sonra hemen dönüp, “Tüm İmam Hatip liseleri eleyelim” dedim. Öyle ki gelme ihtimali olmamasına rağmen sınavsız liseler kısmındaki İmam Hatip’i bile çıkarttırdım ve iyi bir proje lisesine yerleştim.

Daha sonra tarzımı biraz değiştirmeye çalıştım. Hatta evde giymek için dizimin biraz üstünde bir şort dahi aldım. Onu evde babamın ve abimin yanında giymem evde hissedilir bir rahatsızlık oluştursa da takmıyordum. Lisenin başlarında sıfır kol bir üst almam, ailemin gerçek yüzünü görmemi sağlayacaktı. Onu her giyişimde kendimi özgür bir genç kız gibi hissediyordum. Ama onu her giydiğimde üstüne bir hırka giymek zorundaydım çünkü omuzlarımın görünmesi haramdı.

Okuduğum lisede İstanbul’un her yanından öğrenciler vardı. Dolayısıyla çok farklı kültürlerle tanışıyordum. Özellikle sevgilisi olanlar, bana çok ilginç geliyordu ve arkadaşlarıma benim bir sevgilim olsa ailemin beni ne hale getireceğini gülerek anlatıyordum çünkü bunun ne derece anormal olduğunun farkında değildim. Ve, diğer kızları görüyordum. Saçlarını açıyorlar ve değişik kıyafetler giyiyorlardı. Ben de onlar gibi saçlarımı açıyor hatta düzleştiriyordum. Evet düzleştiriyordum bu size çok normal gelebilir ama benim için hiç de öyle değil. Değişmeye karar verdiğimde aldığım düzleştiricim; benim için sadece bir düzleştirici değil, adeta bir özgürlük simgesiydi. Artık içinde bulunduğum durumun idrakına varmaya başlamıştım. Artık kafesin duvarlarına her gün çarpıyordum ve her gün canım yanıyordu. Canım yandıkça daha da zorluyordum ama bu bana daha çok acıdan başka bir şey getirmiyordu. Derslerimdeki başarılarımsa devam ediyordu. O zaman, bu kafesten kurtulmanın tek yolunun; üniversiteyi, İstanbul dışında bir şehirde okumak olduğuna karar verdim. Bunu aileme söylediğimdeyse şiddetli tepkiler aldım. Ailemden çok ağır sözler işittim. Öyle ki annem bir gün bana “O yurtlardan hamile kızlar çıkıyor” diye bağırdı. Hayatımda beni en çok etkileyen söz budur. Kafes benzetmesini o lafının üstüne yapmıştım. O da bu laflarımın üstüne bana iyice düşman kesilmişti.

Lise biri bitirdiğim yaz, bir gün, birkaç paragraf önce bahsettiğim o sıfır kollu üstü giymiştim. Kendimi o kadar beğenmiştim ki aynanın karşısında kendime bakıp duruyordum. Annemse onu giydiğimi gördüğümde “Yeter artık onu giymeni istemiyorum. Bünyem bu kadarını kaldırmaz” diye bağırdı. Kendimi berbat hissettim. Onu çıkarıp sıradan bir tişört giydim fakat giydiğim tişörtün bana göre çarşaftan hiçbir farkı yoktu.

Ayrıca önceden namaz kılmayı, Kuran okumayı oldukça eğlenceli bulurken şimdi dinden uzaklaşıyorum. Bu kadar din baskısı altında büyümeyen bir arkadaşım; lisenin ilk yılı, kendi isteğiyle namaza başlamıştı. Onla şu an konuşuyoruz ve onun din konusundaki tek problemi namaz vakitlerini ara sıra geciktirmesiymiş. Benimse kafamda dinle ilgili çok daha büyük problemler var ve bu yüzden ibadetlerden bütünüyle uzaklaştım. Bazen onları özlüyorum ama kafamda problemler varken yapamıyorum. İşte baskılar buna neden oluyor.

Maalesef anonim olmama rağmen yazmaktan çekindiğim birçok şey daha var. Yazı çok uzun oldu biliyorum, buraya kadar okuyan varsa teşekkür ederim. Olmasa da teşekkür ederim. Bu benim için sorun değil bir şeyler anlatmak iyi geldi.

(Görsel: Karl Hofer)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.