Kendi başıma, kimsenin desteği olmadan, tırnaklarımla kazıya kazıya mı çıkacağım o derin, karanlık çukurdan?

Annem beni neden anlamıyor, anlamıyorum… Annem, neden beni olduğum gibi kabul etmiyor, daha doğrusu etmeye bile çalışmıyor, anlayamıyorum… Neden?

Ona içimden geçen her şeyi anlatıyorum, onunla her şeyimi -olabildiğince, hemen hemen her şeyimi- paylaşıyorum, ne olursa olsun ondan sır saklamıyorum fakat bütün bunlara rağmen annem, sırf inandığım şeyler yüzünden bana inanılmaz sert, acımasız ve önyargılı davranıp kalbimi kırabiliyor.

Yanlış anlamayın. Demek istediğim, inanmak istediklerimi/inandıklarımı kabul etmesini inatla istiyor oluşum ya da onun bunlara karşı çıkıyor olmasından yakınıyor oluşum değil. Demek istediğim, sırf şu lanet olası (artık tüm bu olanlardan dolayı aşırı derecede bıktığım için bu şekilde hitap etmek zorunda kalıyorum ne yazık ki) inançlarım sebebiyle, benden sanki nefret ediyormuş gibi bir tavır takınması, beni yargılaması, ağır bir şekilde eleştirmesi, bu inancımın sonunun beni tımarhaneye yollayacağından bahsetmesi (evet, bana bunu dedi), keşke onun evladı olmasaymışım gibi saçma sapan şeyler zırvalaması… Sorunlarının beni yaralaması, kanatması ve hatta öldürmesi. İşte asıl sorun bunlar.

Daha da kötüsü, o böyle davrandığında benim ne kadar üzüldüğümden haberi bile olmaması… “Ben kime ne anlatıyorum, anlatmak için neden çabalıyorum?” diyorum çoğu zaman, kendi kendime. Beni anlamak dahi istemiyor ki. Ben daha ne için çabalayabilirim ki? Annem bile bana bu denli acımasız davranabiliyorken ileride karşılaşacağım, belki de aynı ortamda bulunup bir şeyler paylaşmak ve yaşamak zorunda kalacağım ve muhtemelen de haklarında neredeyse hiçbir şey bilmiyor olacağım bir dünya yabancı insan bana ne denli acımasız, yargılayıcı, düşüncesiz davranacak; sorgulamak ve düşünmek dahi istemiyorum…

Ben hayata yenik mi başlayacağım yani? Kendi başıma, kimsenin desteği olmadan, tırnaklarımla kazıya kazıya mı çıkacağım nefes almakta güçlük çektiğim o derin, karanlık çukurdan? Sanırım öyle yapacağım. Çünkü başka seçeneğim yok gibi gözüküyor.

Anneme sadece öfkeli, kızgın veya dargın değilim. Kırgınım da… Ya sanki içimde bir şeyler kırılıp darmadağın olmuş ona karşı, anlatabiliyor muyum? Bu yazıyı yazıyor olmak bile o kadar zor ve üzücü ki benim için… Kelimeler zar zor dökülüyor ağzımdan… Ellerim titreye titreye yazıyorum… Acı çeke çeke… Olayı dramatize ettiğimi düşünenler vardır belki ya da yoktur bilemem, ama varsa eğer lütfen öyle düşünmeyin. İnanın ki neler yaşadığımı bilmiyorsunuz. İçimde kaybolup giden o hisleri, duyguları, hayal kırıklıklarını bilmiyorsunuz. Ben hayata tutunmaya çalıştıkça, çöküyorum yalnızca… En basitinden anlatmam gerekirse, bir binanın enkazından daha beter hâldeyim. Ben o kadar çok kırıldım ki artık kırılacak tek bir şey kalmadı benden geriye. Hiç. Hem de hiç.

Bunu yazmak beni tedirgin ediyor lakin yazmak zorundayım: Ruhsuz olmaya adım adım ilerliyorum ve biliyorum ki, beni hayata döndürecek, hayata tutunmamı sağlayacak birkaç sadık dosta ihtiyacım var… O kadar… Başka bir şey istemiyorum. En azından şimdilik. Umarım bir gün o dostlarla tanışırım. İşte o zaman beni yargılamadan, anlayış ve saygı çerçevesi içerisinde dinleyecek, hoşgörüyle, önyargısız ve yargısız yaklaşacak; derdimi, üzüntümü, sevincimi, mutluluğumu doyasıya yaşayabileceğim o dostlarla.

Şimdi fark ettim de çok sefil bir durumdayım galiba… “Neden?” diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Cevap vereyim öyleyse, neden? Çünkü ben asıl anneme anlatmam gereken şeyleri -sığınmak için- dost gibi gördüğüm/yaklaştığım birkaç insana anlatmak istiyorum. Bana aslında yabancı olan kişilere… Benim asıl istediğim bu değilmiş meğerse. Gerçekten bu değilmiş. Benim anneme ihtiyacım varmış da başkalarına sığınmaya çalışıyormuşum… İnanın ki bu acıtıyor…

Bu yazı da buraya kadarmış. Daha yazasım gelmiyor da… Aslında yazacak birçok şey var lakin hepsini bir yazıya sıkıştırmak istemiyorum. Zaman içinde yazarım belki. Sözün kısası; ben iyi değilim (iyi olmaya çalışacağım ancak söz veremem.) ama siz iyi olun. Kendinizle barışık olun. Kendinizi olduğunuz gibi kabul edin. Başkalarının ne dediğini önemsemeyin (eğer cidden yaralıyorsa annenizin, ailenizin dediklerini dahi.), bir kulağınızdan girsin diğer kulağınızdan çıksın hakkınızda söylenenler, hepsine “he” deyip geçin yani. Hem atalarımız ne demiş: “Söz uçar, yazı kalır.”. Bu yüzden dökün içindekilerinizi. Yazabildikçe yazın. Yazın ki rahatlayın, ferah bir nefes alın. Her şeye rağmen gülümsemeyi bilin. Çünkü yarının ne getireceği hiç mi hiç belli olmuyor. Ne zamanı geri alabiliyoruz ne durdurabiliyoruz ne de ilerletebiliyoruz, hiçbirini yapma imkânımız yok o yüzden anı yaşayın, geçmişe takılmayın, önünüze bakın.

Bunlar emir değil, yanlış anlaşılmasın. Yalnızca ufak tefek birkaç tavsiye. Yazdıklarımı/söylediklerimi aynen uygularsanız mutluluğu yakalayabilirsiniz. Unutmayın, mutluluk siz istediğiniz sürece vardır ve oluşur. Benim söyleyeceklerim şimdilik bu kadarla sınırlı ancak devamının bir şekilde geleceğini hissediyorum yani tekrardan buraya uğrayabilirim demek istediğim. Neyse. Kendinize iyi bakın, mutlu kalın.

(Görsel: Nikoleta Sekulovic)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir