Hayatım boyunca özne olmak için çabaladım ama bana ait olmayan bir kavganın, başörtüsü mücadelesinin, nesnesi olmaktan öteye gidemedim.

Klasik düşünce kitaplarının onlarcasını okuyup, sayısız söyleşi, sempozyum ve atölyeye katılmışımdır. Ülkenin en iyi teknik üniversitelerinin birinden yüksek bir ortalamayla mezun oldum. 2 yabancı dil biliyorum. Şu an 28 yaşındayım ve yurt dışında yaşıyorum.

Geriye dönüp baktığımda sürekli çalışmışım, okumuşum veya herhangi bir şey için çaba harcayıp ‘nitelikli’ vakit geçirmişim. Fakat ilginçtir; son 10 yılım ‘gerizekalı, yeteneksiz, yetersiz’ olduğum ön kabulünü kırmaya çalışmakla geçti. Bu öyle bir süreçti ki ‘Acaba gerçekten yetersiz miyim?’ düşüncesine ben bile inanır olmuştum. Fakat sanırım bunu anlatmadan önce daha öncesine değinmem gerekiyor.

Ben eski radikal İslamcı bir babanın ve hayatını eşine, çocuklarına adamış özverili bir annenin ilk çocuğuyum. Babasına hayran olan ve babasıyla ilişkisi çok güçlü olan bir insanım.

Babam üniversite mezunu, okumaktan hiç vazgeçmeyen entelektüel bir adamdır. Çocukluğumda onunla çok ilişki geliştirebildiğimi hatırlamıyorum ama ortaokuldan bu yana onunla uzun sohbetlere dayanan bir ilişkimiz var. Geceleri herkes uyurdu fakat biz uyumazdık ve sohbet ederdik. Bazen o bana şiir okurdu. Akşamları beraber koşuya çıkardık. Bana hep çok değer verirdi. Hatta kendi arkadaşlarına ve anneme verdiğinden daha fazla değer verirdi. Ben de aynı şekilde ona çok değer verirdim, hem de annemi ve kendimi göz ardı edecek kadar… Sanki hayatım(ız) babamdan ibaretti. İki lafımdan biri babam’dı ve sanırım hâlâ da öyle.

Babamın geleneksel kalıpları yıkan bir düşünce yapısı vardı. Düşünce dünyası bende hayranlık uyandırırdı. Sürekli kitap okurdu ve kitaplara benim gibi çok değer verirdi. Kitaplar sanki kardeşimmiş gibiydi, aslına bakarsanız hâlâ öyle. Babama ve onun değer verdiklerine o kadar hayrandım ve gözümde yeri o kadar farklıydı ki bir zaman gelip de örtünmem gerektiğinde onun gözünde hayal kırıklığı olmak istemedim. Nasılsa er ya da geç örtünecektim, örtünmemem gibi bir seçenek yoktu. O zaman en iyisi üniversiteye geçmeden örtünüp bu süreci kolaylaştırmaktı. Bir de nedense, eğer örtünmezsem babamın bana güvenmeyeceği, gecemi gündüzüme katıp çalışarak kazandığım okula göndermeyeceğine dair bir korkum vardı. Onun desteğini almadan yola nasıl devam edebilirdim ki? Çocuk aklı işte… Meğer insan 18 yaşındayken bile olayları hâlâ çocukça yorumluyormuş.

Örtünme fikri hayatım boyunca bana hiç sıcak gelmedi. Maskülen ve rahat bir karakterim vardı. Etek giymeyi, makyaj yapmayı sevmezdim ve hâlâ sevmiyorum. Tabii ki sevenleri de yargılamıyorum. Kadınsı olmak bana ağır gelirdi. Öyle kıyafetlerin içinde sanki ben ‘ben’ değilmişim gibi olurdu. Gelin görün ki erkek çocuğu gibi yetişen ben, örtününce bir anda kadın oldum. Beni erkek çocuğu gibi yetiştiren, bana sürekli “Akıllı kızım” diyen babamın inancına göre örtünmem gerekiyordu.

‘Ailem için böyle bir özveride bulunamaz mıyım?’, ‘Bu bin bir emekle kazandığım okula onların da gönlü rahatken gitmek için yapılamayacak şey değil’ diye düşündüm ve örtündüm. Üniversiteye başladığım ilk gün çok tedirgindim çünkü o yıl başörtüsü ile üniversitelere girilebilen ilk yıldı. Öğrenci kartımdaki fotoğrafım örtülü değildi. Zira o dönem sınavlara açık girmiştik. Üniversiteye örtülü gidince nasıl bir ortamın bizi beklediği ise koca bir muamma idi. Başörtüsü sorunu ortadan kalkmıştı, daha fazla ne olabilirdi ki? Bizim üzerimizde, hocaların ve diğer öğrencilerin üzerinde tuhaf bir gerginlik hakimdi. Başörtülü olarak sanki uzaydan gelmiştik. Başka örtülü arkadaşlarla beraber koridorda yürümekten çekinirdik çünkü bütün gözler üzerimizde olurdu. Sürekli bir tedirginlikle ve ‘Sen zaten yapamazsın, sen nereden bileceksin ki, sen ve senin gibiler cahildir’ algısıyla mücadele ettim. Yeterli olduğumu kanıtlamak için arkadaşlarımın çalıştığının 2-3 katı çalışmak zorundaydım. Devamsızlık yapma veya çalışmama gibi bir lüksüm yoktu. Başkası yapamayınca “Hayatının yoğun bir dönemine denk gelmiştir, bu öyle bir çocuk değil, geçirelim bu çocuğu” olurken ben yapamadığımda “Bu çocuk zaten yapamaz, kapasitesi yetmez” olurdu. O yüzden hep elimden gelenin en iyisini yapmak zorundaydım ama buna rağmen sırf bir hoca beni sevmedi diye derslerden bırakıldığım oldu. Notlarımın sistemde değiştirildiği oldu. Hakaret yediğim oldu. Mobbinge uğradığım oldu. Günlerce eve ağlayarak geldiğim oldu. ‘Acaba gerçekten yetersiz olan ben miyim? Belki de onlar haklıdır’ diye sürekli tereddüt ettim.

Acaba ayrımcılığa gerçekten uğruyor muyum, yoksa ben gerçekten yetersiz miyim? Ama yetersiz olsaydım onların tüm engellerine rağmen o okulu nasıl iyi bir ortalamayla bitirip mezun olabilirdim ki? Çocukları, torunları yaşlarındaki gençlere böcek gibi hissettiren bazı hocaların içleri nasıl rahat etti, bilmiyorum. Ama güçlü sandığım benliğim yıllar geçtikçe bitap düştü. Hırpalandım, yıprandım. Üstelik kendi isteğim ile takmadığım bir kumaş için. Benim için bir anlamı olmayan ama ailemi mutlu etmek için taktığım bir kumaş için iki tarafın ortasında hırpalanıp durdum.

Mezun oldum, benim okuduğum okuldan mezun olan meslektaşlarım saygın mimarlık ofislerinde iş buluyordu. Ama o saygın ofisler, profilimden dolayı onların çalışma ortamına uyum sağlayamayacağım düşüncesiyle benim CV’mi okumadan çöpe atıyordu. (Okul ve iş ortamı şimdilerde nasıldır bilmiyorum, belki de ben ilklerden olmanın kurbanı olmuşumdur). Daha küçük ölçekli, müteahhit yaklaşımıyla çalışan ofislerde çalışmak zorundaydım ama onların çalışma ortamı da ailemin pek içine sinen ortamlar değildi. İşin açığı benim de pek içme sinmiyordu. Ne profesyonel olarak ne de ortam olarak kendimi oralara ait hissediyordum, emeklerimin karşılığı bu değildi. Üstelik yılların getirdiği o yıpranmışlıkla mesleğe karşı da bir tükenmişlik hissim vardı, bana hep ‘öteki’ olmak hissettirilmişti ve ben kendimi ‘öteki’ sanıyordum. O mesleğe bir türlü ait hissedemedim ve ‘Lanet olsun’ deyip mimarlık yapmaktan vazgeçtim.

Tüm bu sürecin ardından artık örtü kullanmaktan da vazgeçmiştim. İçine atıldığım keskin kutuplaşmanın yegâne sebebinin bir kumaş olması bana o kadar anlamsız geliyordu ki… Hayatım boyunca özne olmak için çabalayıp durdum ama bana ait olmayan bir kavganın -başörtüsü mücadelesinin- nesnesi olmaktan öteye gidemedim. Ben okuldayken başörtüsü mücadelesi değil, bana yapılan haksızlara karşı varlık mücadelesi verdim. Şimdi aileme karşı yine varlık mücadelesi vermeye çalışıyorum. Onları kaybetme pahasına.

Bu nasıl bir yalnız bırakılmışlıktır, biliyor musunuz? İnsan kendini nasıl kimsesiz, mahzun hissediyor; biliyor musunuz? İki tarafın da tek önemsediği şu başımdaki lanet örtü. Bu ülkede başörtüsünü sorun haline getirenlere de bu kavgayı bitirmek yerine alevlendirerek sürdürmeyi devam ettiren tüm taraftarlara da hakkımı helal etmiyorum. Birbirini tanımayan ve birbirlerine karşı nefret dolu olan tarafların ikisinden de nefret ediyorum. En çok da beni birilerinden nefret etmek zorunda bıraktıkları için.

“Artık başörtüsü kullanmayacağım” dediğimde babam bana “Çünkü zayıfsın, kaldıramadın. Güçlü olsaydın girdiğin ortamların şeklini almak yerine mücadele ederdin. Yük olarak gördüğün şeyi üzerinden bizim üzerimize daha büyük bir yük olarak attın, biz şimdi çevreye ne diyeceğiz?” dedi. Hayranı olduğum ‘güçlü’ babam çevreye vereceği hesabın yükünün ağır olduğunu, bunu kaldıramayacağını söyledi; bunu ona yükleyeceğime keşke örtüyle yaşamaya devam etseymişim… Bana sürekli “zayıf” diyen babam, kendi taşımak istemediği yükü meğer 10 yıldır benim üstüme yüklemiş, yeni fark ettim. Zihnimdeki baba figürü birdenbire yerle bir oldu. Meğer onun da zayıflıkları varmış, çevresi onun zaafıymış ve çevresi benden daha değerliymiş.

Bir yanda başörtüsü takmaya devam etmediğim için bana “Zayıfsın” diyen babam, diğer yanda başörtüsü taktığım için bana yıllar boyunca ‘aptal’ muamelesi yapan seküler çevre…

Bence bu tavırlar çok benzer çünkü bu nesil, ne uğruna bilmiyorum ama verdikleri savaşı kazanmak için baskı uygulayan bir nesil. Çünkü onlar kutuplaşmanın hat safhada olduğu bir siyasi konjonktürde büyümüş. Başka türlüsünü bilmiyorlar. Tek doğru var; ya haklı çıkacaklar ya da bu uğurda sonuna kadar mücadele edecekler. X nesli empati kurmakta zorlanan, sadece ötekileştirme refleksine sahip, sevmeyi bilmeyen çünkü hayatlarında bu tür duygulara pek yer olmayan bir nesil. Onlar insanlara, topluma rağmen dünyayı kurtaracaklardı; dünyanın hâlâ kendi gençliklerindeki gibi olduğunu sanıyorlar ve ‘mücadelelerine’ devam ediyorlar, insanların ne hissettiği önemli olmaksızın. Kendileri gibi olmayanları hiçe sayarak. Hayatımın kalanını onlardan nefret ederek geçirmek istemiyorum. O yüzden bir süre kendi mağduriyetlerinin de farkında olmayan bu nesli anlamaya çalıştım ve onlara söylemek istediğim bir şey var.

“Ben/biz aptal (!) ve zayıf (!) değilim/değiliz. Aptal ve zayıf olan uç duygularla yaşadığınız ideolojileriniz. Beni ve benim gibi birçok genci hiçe sayıp bizleri hırpalamanıza rağmen sizi affediyorum. Çünkü ben sizin kadar acımasız değilim. Siz de dahil hepimizi mağdur eden sınırlarınızı ne kadar istesem de kaldıramayacağınızı biliyorum ama ben artık sizin zihinlerinizde yarattığınız o kutuplaşmanın herhangi bir tarafına ait olmayı reddediyorum. Zaten hiç ait değildim.”

Bu noktadan sonra ileriye dönük çözmem gereken bir mesele daha var: Kadınlığım. Sanki içimde yıllar boyunca tüm bu yaşadıklarımın sebebi kadın olarak doğmuş olmak gibi bir algı oluşmuş. Sanki erkek olarak doğsam, son 10 yılımda hayatımı zehir eden sorunlar yok olacakmış gibi. Uzun süre boyunca yaşadığım psikolojik şiddet hem başörtüsüne hem de cinsiyetime karşı mesafe oluşturdu. Kendimi hep ‘Keşke kadın olarak doğmasaydım’ derken buluyorum. Kim bilir, belki de kadınsı olduğumda beni rahatsız hissettiren şey toplumsal cinsiyet rolleri arasında olan uçurumdu. Bilinçaltım kadın olmayı hiç kabul etmedi. Başörtüsü de içimde duygusal anlamda kadınsı olan ne varsa alıp götürdü. Sanki kadın olmak, kadın gibi hissetmek, kadın gibi görünmek kötü bir şeymiş gibi… En nihayetinde ben bir türlü barışamadığım kendimle baş başa kaldım. En az 20 yıl boyunca içime işleyen bu güdüden nasıl kurtulacağım, bilmiyorum ama en azından farkındayım. Sorunun cinsiyetim olmadığının, toplum olduğunun farkındayım. Toplumun, ailemin bende bıraktığı bu yarayı iyileştirebilmek ümidiyle…

(Görsel: Hans Vandekerckhove)

Comment (1)

  1. Haydar Altun

    Siz de babanız gibi davranıyorsunuz. Ailene ve topluma öfkelisiniz. Belki de zayıflığınız burada. Bırakın ailem ne düşünür, toplum ne düşünür. Burada önemli olan sizsiniz. Kendiniz nasıl yaşamak istiyorsanız öyle yaşayın. Unutmayın siz bireysiniz ve sizi birey yapan kendi düşünce ve yaşam tarzınızdır. Siz çevrenize uymaya çalışmayın çevreniz sergilediğiniz davranışlarınıza ve kendinizi nasıl yetiştirdiğinizi değerlendirerek iyi ya da kötü daima yargıda bulunacaklar. Hayat çok kısa. Ondan tat almaya bakın.
    Saygılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.