Ben geriye dönüp baktığımda açıkken bile aslında kapalı olduğumu fark ettim.

Tekrardan merhaba Yalnız Yürümeyeceksin ailesi! Buraya 3. yazışım. Aslında ilk mektubumda tek seferde hikâyemi anlattığımı düşünmüştüm, ikincisindeyse sonrasındaki güncel gelişmeleri aktarmıştım. Fakat işin aslı öyle değilmiş. Hayatımın içindeki baskı öylesine yoğunmuş ki neredeyse tamamını ailem yönetiyormuş. Bu yüzden bunlara geriye dönüp baktığımda o zamanlar bana normal gelen şeylerin hiç de normal olmadığını insanların tepkilerini gözlemleyerek anladım. Bazen etrafımdakileri idrak edemediğim yaşıma dönebilmeyi istiyorum, çünkü başörtüsü düşünen her kadın için bir yük. Ve ben çok üzgünüm. Ama zihnim düşüncelerle dolu… Bunu itiraz edemiyorum.

Sizi bir günüme davet etmek istiyorum. Düşünün… Evden dışarıya çıkacaksınız. Gün yeni başlıyor ve mutsuz olmak için bir sebebiniz yok. Binbir türlü yakarmalardan sonra ailenizden izin almanıza rağmen bunlar hevesinizi kırmaya yetmemiş. Hâlâ dışarıya çıkmak istiyorsunuz. Akıllanmıyorsunuz. Tam kapıdan çıkacakken biri sizi durduruyor. Anneniz. Bağırarak üstünüzdeki kıyafetin tesettüre uygun olmadığını söylüyor. İçinizde bir şeyler kırılıyor. Koşarak aynaya bakmaya gittiğinizde siz bir sorun görmüyorsunuz. Her şey ‘yeterli’ uzunlukta. Ne yapmalıyım daha başka, bunun daha ötesi ne? Benden ne isteniyor? Örtünmem mi, yoksa kaybolup bir hiç kimseye dönüşmem mi? Hayır, hayır. Kesinlikle bir erkeğin size dönüp bakması mümkün değil zaten. Bakacak bir yeriniz yok ki! O anda anlıyorsunuz, sizi kendinizden saklamak istiyorlar. Beni istediler. Ben kendimi istemeyene kadar.

Her seferinde geçiştirerek boyun eğmek zorunda kaldım. 15-16 yaşlarımdaydım ve yeni kapanmıştım. Ama annem kaç senedir kapalıydı! Elbette benden daha iyisini bilecekti, değil mi? Bir insanın başı kolay eğilmiyor arkadaşlar, bunu en iyi biz biliyoruz. Ama 3,5 yaşındayken dini anaokuluna gönderilerek büyüyen bir çocuğun dini sorgulaması çok büyük bir devrim. Bazen çocukken dualarımı unuttuğum oluyordu, bu sebeple anneannem bana duaları unutmanın çok günah olduğunu söylüyordu. Uykum gelmesine rağmen her gece dualarımı okutmadan uyutmuyordu beni. Bu alışkanlık -ya da korku, artık ne denilirse- içime öyle bir yerleşmiş ki bunu yapmayı ancak birkaç sene öncesinde bırakabildim.

İmam Hatip’te yaşadığım zorluklara girmiyorum bile… Zekât konusunda bir din âliminin yaptığı espriyi dillendirdiğim için tüm sınıfın önünde öğretmen tarafından azarlanmıştım. O kadar zararsız bir şakaydı ki… Üstelik tüm arkadaşlarım da gülmüştü. Ama din şakaya gelmezdi, söz konusu din olunca gülümsemek günahtı.

Ben geriye dönüp baktığımda açıkken bile aslında kapalı olduğumu fark ettim. Üstümdeki tişörtü sürekli çekiştirip kalçamı örtmeye çalışıyordum mesela, kısa kollu giymekten kaçınıyordum, saçlarım çok uzundu ama hiç salmazdım ve bakımsızdılar. Makyaj yapan insanlardan nefret ederdim. Zamanla dışarı açık çıkmaktan büyük rahatsızlık duymaya başladım. Hiç abartmıyorum, inanın, doğru dürüst yürüyemiyordum bile. Kalçam çok görünecek mi acaba? Bu pantolon çok mu dar? Bunları diye diye düzgün adım atamıyordum. Zaten kapanırken de ‘Ben zaten böyle rahat değilim’ diyerek kapandım. Fakat şimdiki ben çok değişti. Kendi kararlarıyla ona dayatılanları ayırt edebiliyor.

Yaşıtlarım tek başına şehir değiştirirken ve bu yadırganmazken, ben kendi şehrimde daha ilk kez tek başıma metroya bindim. Bunu bile “Sen yapamazsın, devir çok değişti” gibi unsurlara bağladılar. Onlara bağımlı kalayım diye annem elinden geleni ardına koymadı. Beni gideceğim yere bırakması yetmezmiş gibi bir de arkadaşlarımı zorla gideceği yerden alıp ineceği yere kadar bıraktı. Bu bir jest değildi. Kontroldü. Arkadaşlarımın bunu fark etmesiyle fazlasıyla aşağılanmış hissettim. “Biz sana her türlü imkânı sağlayıp her şeye de izin veriyoruz” diyor annem. İzin verdiği hiçbir şey yok! Kendi kuralları haricinde yaşanan dünyayı yok sayıyor. Söyleyin, özgürlük veya imkân bunun neresinde?

Bir gün “Daha zor şartlarda yaşasaydık anne olur muydun?” diye sormuştum. “Tabii ki, kızım ben sizi her şeyden çok seviyorum” veya “Hayır, sizi o şekilde yaşatmaya dayanamazdım” içerikli cevaplar beklerken, biraz bile duraksamadan “Kendimi neden bundan mahrum bırakayım ki?” dedi. O, kendi dünyasının tanrısı; biz de keyfi için kullandığı oyuncaklarıyız.

Düşünebiliyor musunuz? Ne tür bir aile kendi evladına seçim şansı sunmadan tamamen İslami bir isim koyar ki doğar doğmaz? Hayalim bir gün ismimi değiştirmek. Yanlış anlaşılmasın, tüm bu söylediklerime rağmen ben Müslümanım. Ama bunların yanında seçim haklarının hepsi elinden alınmış bir kızım. Bir gün başörtümü çıkardığımda sembol olmaktan sıyrılacağım. Böylelikle sonsuz seçeneklerin arasında kaderimi kucaklayacağım. Ruhuma söz verdim. Bir gün aynaya baktığımda kendimi göreceğim.

(Görsel: Catherine Nolin)

Comment (1)

  1. Kalbimiz seninle. Özgürlüğüne kavuşacağın günü bekliyoruz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.