Tanrı varsa ve günah saymaktan sıkılıp sadece izliyorsa artık, çocukluğu ve gençliği çalınan kadınlar için gözyaşı döküyor olabilir

Merhaba

Çok uzun bir süreden sonra kalemi elime, kendi hikâyemi sizlerle paylaşmak için alacağım aklıma gelmezdi. Kalem derken, amatör ergen karalamaları diyeyim de vurgumda başka bir şey aranmasın. Vesile oldu diyeyim kısaca ve başınızı ağrıtmaya başlayayım artık.

Sondan başlayayım. 43 yaşımdayım. İki çocuk annesiyim ve avukatım..

Taşrada bir ilçede doğdum, üniversiteye kadar orada yaşadım. Ailem, yakın ve uzak bütün akraba çevrem sunni, katı dindar, milliyetçi ve gelenekçi bir yapıda. Dört kardeşiz, ablamdan sonraki çocuğum, erkekler benden küçük. Bunları belirttim çünkü hikâye boyunca ikinci çoğul eki kullanmak istemiyorum. Çünkü ablamla aynı şeylere maruz kaldık. Çünkü kadınlık.

Çok küçük yaşlardan başlayarak evde ve her yaz tatilinde camide din eğitimi aldım. Okuma yazma bilmediğim yaşta ağızdan ezberletilen dualar, süreler, keza fıkhi bilgiler. Henüz dinen de mesul olmadığım bir yaş ama geleceğe, bilhassa “sonsuz geleceğe” yapılan yatırımlar bunlar. Bilhassa ailenin, kendini ahirette kendini garantiye alma çabası. Zira dini kaynaklara göre, bunları çocuklarına öğretmeyen ve uygulatmayan anne baba cehennemlik, hep anlatılan ve öğretilen şey bu. Çocuk aklınızla geri çekilip yapmak istemediğiniz en küçük şeyde dahi bunun da yükünü çekiyorsunuz bir yandan. Sübhaneke’yi yanlış okudum, annem cehennemlik olur. Ezberlemelisin… Oyunu bırakıp ezberlemelisin, dersini bitirdin ezberlemelisin, saçını az tara ezberlemelisin… Annem yanmamalı, babam hiç sakın yanmamalı…Böyle bir girdap.

İlkokulu on yaşımda bitirdim ve o yaz ailem istediği için başımı örttüm. Hiç istemedim, aldığım onca din eğitimine, üstelik bütün bunları (elbette çocuk aklımla) içselleştirmeme rağmen başörtüyü hiç istemedim. Çünkü özgürce oyun oynamak istiyordum. Ben de bütün kız çocukları gibi saçlarımın savruluşunu seviyordum. Sokakta, okulda oynadığım akranlarımda da başörtü yoktu. Kendimi farklı ve yalnız hissediyordum, onları kıskanıyordum. Sakin ve uyumlu bir çocuk olduğum için dayatılanlara razı oldum ve bu konuda hiç itirazım olmadı.

Bu arada, başörtü takmadan önce yani ilkokuldayken hep upuzun önlükler, önlük şaşkaza bilekten biraz yukardaysa altına, asla ten göstermeyecek kalınlıkta çoraplar giydirildiğinden bahsetmek isterim. Bir okul alışverişinde çorabın kutusundan çıkarılıp güneşe tutularak kontrol edildiği sahne, travmatik olarak hep içimdedir. İtiraz etmiyordum ama asla anlamlandıramıyordum. Elbette, günlük giysiler için de aynıydı durum.

Başörtüden hemen sonra, 11 yaşımda regl oldum ve sınırlamalar, baskılar, sokaktaki oyunumdan alıkonulmakla sürdü. Çünkü Tanrı, (Zinhar bu kelimeyi kullanamazdık) günahlarımı saymaya başlamıştı. Defter açılmıştı. Ailem için de, benden sorumlu oldukları için ayrıca açılmıştı. Hem memeleri belirmeye başlamış kız çocuğu sokakta neden oynasındı. Öylece veda ettim çok sevdiğim sokağa. Küçük kaçamaklar olduysa da yakalanma ve azarlanma endişesinden, o gökyüzünün altında asla eskisi gibi oynayamadım. Kaygılı yakantoplar, saklambaçlar… Ama Tanrı’dan nasıl saklanabilirim?

Böyle böyle çalındı çocukluğum.

Ailem istediği için ortaokulda İHL’ye başladım. O yıl ilçede bu okulun ikinci yılıydı. Daha doğrusu, erkekler için epeydir mevcutken kızlar için farklı bir yerde ayrı bir binada açılmasının ikinci yılıydı. O dönem pek çok İHL’de olduğu gibi bizde de karma eğitim yoktu anlayacağınız. Talihliydim çünkü bu okul olmasaydı babam beni (Yine de hatırlatayım, elbette ablamı) asla okutmayacaktı. Çünkü onlar için kızların karma okulda okuması, neredeyse or..u olmaları demekti. Mevzusu dahi olmadı, olamadı bu okulların.

Liseyi de aynı İHL’de okudum. Okulun sosyal ortamının ve aldığım eğitimin etkisiyle başta başörtü olmak üzere pek çok şeyi içselleştirmiştim artık. Çocuk aklımın itiraz edemediği ama anlamlandıramadığı herşey için bir cevabım vardı artık. Biteviye savunuyor ve pratiğe dökmeye çalışıyordum bütün bunları. Çocuk aklımın gerisine düşmüştüm artık. Belki de aklı temizleyen çocuk saflığının. Büyümüştüm, o kız çocuğunu öldürerek. Katil kim? 90’ların İHL’lileri bilir, onları bilenler de bilir. Sıkı Erbakancıydım artık. Babam Demirelciydi, onunla çatışma pahasına (Tanrı burada hangimizden yanaydı bilmiyorum, alnı secdeliden yanaydı da babam burada çekincedeydi bazı nedenlerle. Oysa aynı nedenle, kuruldu kurulalı sıkı AKPli) bu siyasi hareketin içinde oldukça aktif bir lise hayatı geçirdim.

Lise sonda girdiğim üniversite sınavında hukuk fakültesini kazanarak İstanbul’a geldim. İstikamet Milli Gençlik Vakfı evleri. Üniversite tahsilimi burada tamamladım. Hiçbir etkinliği kaçırmadım. O dünyaya ait bütün çerçeveyi doldurarak yaşadım bu yılları. Okumalarımız da bu minvaldeydi. O özlenen ahlaklı dindar toplumu (Evet ahlak dindarlıkla özdeşti), kurumlarıyla birlikte kuracak ve bütün dünyaya iki dünya saadetini yaşatacaktık. Ülkümüz buydu, azimli ve mutluyduk. Sonra 28 Şubat patladı. Benim okulumda, dördüncü sınıfın sonunda başörtü sorunları başladı ama İstanbul Üniversitesi’nde daha evvel ayyuka çıkmıştı. O dönem yapılan bütün protestolarda, eylemlerde hep en önlerdeydim. Hep samimiydim ve orada olmanın kıvancını yaşıyordum. Konuyu dağıtmamak adına burada detaya girmiyorum. Süreci bilen biliyor, bilmeyen için bir youtube videosu izlemeye bakar. Bütün bunlardan bahsetme nedenim, hikâyemde başörtünün yerinin ne kadar önemli olduğunu anlatabilmek. Keza avukatlık stajımda ve meslekte de çok sorun yaşadım ama başörtüyü çıkarmayı hiç düşünmedim. Gelelim bu sayfayı ilgilendiren asıl kısma.

Hayat aktı bu sırada. Çoluk çocuk, iş hayatı derken yolun yarısına geldim. Bu zamana dek ideolojik ve dini anlamda aynı yerdeyken zamanla yaptığım bazı farklı okumalar, gözlemlerim, benimle bir şekilde kesişen farklı dünyalar gözlerimi aralamamı sağladı. Son yedi yılda büyük bir fikri dönüşüm yaşadım. Bu süreç ağır ve olgun bir şekilde işledi. Popülist yürümemesi en büyük tesellimdir. Belki orta yaş olgunluğu sebeptir buna, bilemiyorum.

Son üç yılım, kalbimin ve aklımın, başörtüyü reddetmesiyle geçti. Elbette kademe kademe yürüdü bu süreç. Sonra büyük bir iç çatışması hali….Reddettiğiniz şeye mahkûm olmak, ait hissetmediğiniz kimliği (Artık sadece görüntüydü, kimlik değil) taşımak zorunda kalmak, büyük bir sahtelik tiksintisi, ikirciklilik…Ve bütün bu çatışma, aile ve çevreyle çatışmayı göze alamamaktan kaynaklı aslında. Ne hazin. Hep daha büyük Tanrılar var.

Bir gün, bu durumla başa çıkamayacağımı anladım ve kendimi terapide buldum. Artık tamam dediğim noktaya geldiğimde, -yaklaşık yedi ay evvel- tam 33 yıl taktığım başörtüyle vedalaştım. Öylesine bir şal attım kafama, en yakın kuaförde fön çektirdim ve bir şubat günü, bu şekilde işe gittim.
Saçlarım artık özgür. Ben özgürüm.

Tanrı varsa ve günah saymaktan sıkılıp sadece izliyorsa artık, çocukluğu ve gençliği çalınan kadınlar için gözyaşı döküyor olabilir. Bununla ıslanabilir saçlarım.

Başım üstüne.

Comments (3)

  1. Bu yazının ağırlığını en ücra köşelerime kadar hissediyorum. Darısı başıma.

  2. merhaba, hikayenizin sonuna doğru o kadar içten bir ” oh be” dedim ki… sizin adınıza sizin her anlamda özgürlüğünüz adına çok sevindim. artık hayatınızın “kendiniz için yaşama” dönemi başlamıştır diye umuyorum… sorgulamak ve gerçekleri görmek adına olan mücadeleniz hiç bitmesin. sevgiler…

  3. Zeynep Cantürk

    Sizinle aynı şeyleri birebir yaşamamış olsamda aynı duyguları aynı baskıları aynı kaybolmuşluğu öyle bir yaşadım ki anlatamam. Hala da yaşıyorum. Belki bir gün ben de burada hikayemi anlatırım. Ama gerçekten bence bugünün müslümanları kız çocuklarını fiziksel olarak olmasa da psikolojik ve sosyal anlamda gerçekten diri diri toprağa gömüyorlar. Hangisi daha acı. Ölmek mi yaşarken ölmek mi?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir