Günah diye kız arkadaş edinmedim, harama bakmamak adına yere bakarak yürüdüm.

Kafasındaki onlarca soru işaretine rağmen kendisini Müslüman olarak tanımlamakta ısrar eden bir ilahiyatçıyım. Dünyaya gözlerimi açtığım andan itibaren din, her zaman yaşamımın merkezinde yer aldı hatta bütün hayatımı işgal etti de diyebilirim. Zaten tuvalete hangi ayakla girileceği hususunda bile hüküm veren bir dinin amacı da en önemsiz detayına kadar kişinin yaşamını dizayn ederek, akıl için boş alan bırakmamaktır. Balık için su, kuşlar için gökyüzü ne ise İslam da benim için o oldu. Fakat küçük yaşlardan itibaren maruz kaldığım aşırı dozdaki dine rağmen kendi aydınlanmamı yaşamayı başardığım için kendimi talihli addediyorum. Şimdi namaz, oruç gibi dinsel pratikleri icra etmeksizin daha öznel ve bireysel bir tanrı tasavvuru ile yoluma devam ediyorum.

Rab beni terk etmedi, ben de O’na küskün değilim. Lakin başarısız evliliğimden İslam’ı sorumlu tutuyorum. Hayatı boyunca dindarlık ve takva adına karşı cinsle iletişim kurmaktan kaçınan, keşiş gibi yaşayan birinin sağlıklı ve mutlu bir evlilik yapması söz konusu olabilir mi? Evlenmeye karar verdiğin güne kadar kadınlar yokmuş gibi, sanki onlar uzak bir gezegenin yabancı sakinleriymiş gibi davranıyorsun; sonra o gün geldiğinde, dünyada kadınlar da varmış, dur ben şunlardan biriyle evlenip yuva kurayım diyorsun, olacak iş mi bu? Günah diye kız arkadaş edinmedim, harama bakmamak adına yere bakarak yürüdüm. İslam bana kadınsız bir hayatı dayattı çünkü onlar haramdı; bakmak haram, konuşmak haram… Karşı cinsle sıfır temas neye mi yol açtı; huzursuzluk, gerginlik ve zaman zaman kendine yönelen nefret duygusu…

“İslam barış dinidir” derler, ne masal şey! İslam kesinlikle savaş dinidir. Bedir zaferinin ardından İslam peygamberi “Şimdi sıra büyük cihatta, kişinin nefsiyle savaşında.” demedi mi? Nefs dediğimiz şey; kişinin dışında gözle görülmeyen, elle tutulmayan, cin gibi veya ruh gibi bir şey değildir. Bu sözcük doğrudan doğruya kişinin kendisini ifade eder. İslamcılar kişinin kendisiyle savaşması konseptindeki paradoksu fark edip sorgulamasın diye orijinaldeki nefs kelimesini Türkçeye çevirmezler.

İlahiyat fakültesi yıllarında yakından gözlemlediğim durum şuydu; kadın namahremdir, nazarlardan korunup sakınılması gereken, istiridyenin içindeki inci tanesi gibi nadide, müstesna bir varlık. Adeta ürkek bir ceylan ve biz de onun bu nazik ve nazenin varlığını ürkütmemek için adeta parmak uçlarında yürüyen, namazında niyazında, dini bütün oğlanlardık. Gerçeklikten kopuk bu romantik bakış açısının kadınları nasıl pasifize ettiğini, ilahiyatta okurken şahit olduğum bir olaydan hareketle açıklamak istiyorum.

Yine benim gibi ilahiyat öğrencisi olan bir arkadaşımla sohbet etmekte iken bu şahıs elini geriye doğru hızla salladığında, eli arkasında yürümekte olan ilahiyat öğrencisi kızın yüzüne çarptı ve kızın gözlüğü kırılayazdı. Suratı darbenin şiddetinden mi yoksa yaşadığı utançtan mı bilmem, kıpkırmızı oldu fakat kız ağzını açıp tek kelime etmedi. Boynunu eğip, yoluna devam etti. Kızcağızın bu utancı yaşamasına sebep olan arkadaşım özür bile dilemedi. Türkiye’nin bir numaralı ilahiyat fakültesinde okudum fakat aslında bu okul, teolojinin tanımı gereği tanrı kavramını ve din olgusunu bilimsel tarafsızlıkla ele alan bir eğitim kurumu olmaktan çok; belki de sadece ülkenin en büyük ve seçkin Kuran kursuydu.

Yaşadığım başarısız evlilik tecrübesi, kadınların neden evlendiği sorunsalına kafa yormama yol açtı. Ben dindar bir erkek birey olarak, mutlu bir aile yuvası kurmanın yanı sıra cinselliğe helal yoldan erişim elde etmek istemiştim fakat ne buldum; cinsel soğukluk, vajinismus, panik atak gibi kadınsal sorunlar… Bütün gün aç gezen adamın envai çeşit leziz yemek hayali kurarken, akşamında kuru ekmeğe talim etmesinden ne farkı var bunun? Uzun yıllar boyunca din adına, takva adına, bedenin arzu ve ihtiyaçlarını hor ve hakir gördüm. Fakat artık kendimle savaşmaktan yoruldum. Evet, kulağa pek kahramanca gelebilir fakat dostlarım ben zafer vaat etmeyen bu savaştan yoruldum.

Ey Rabb! Selam isminle bana esenlik ver…

(Görsel: Francesco Clemente)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir