Annem hep ayağı kaymış kızları anlatırdı; sevdiklerini öper, kısacık giyinirlermiş.

Hikayemi dinleyecek birinin olması çok güzel çünkü ben zor zamanlarda benim gibi birisini bulamadım, belki o beni bulur. İşte bu da insan yazgısı.

Eskiden kız çocuğu olmak zordu; gömülür, dövülür ya da okutulmazdın. Ne acı ki kız çocuğu olmak hep zor! En azından bizim gibiler için… Kız çocuğu olmak güzeldi çünkü saçlarını ören arkadaşların vardı ya da sevimli peluş oyuncakların, eteklerin… Eh büyüdün sonra, kadınsılaştıkça göze batmaya başladın. Artık şarkı söylersen, gülersen çok tahrik edicisin, çocuksu masumluk kalmadı. Hatırlıyorum da ellerimi havaya açar, aslında erkek çocuğu olduğuma ve bunların bir kabus olduğuna inandırırdım kendimi, “Bu sadece kız çocuğu olduğun bir kabus.”

Evde omzu açık bir tişört giymiştim, henüz 12 yaşındaydım. Babam bağırmıştı, annem abarttığını söyleyince “Evlendikten sonra eşinin olacak zaten, o izin verirse giyer.” demişti. Nasıl dokunmuştu bana. Ona yanlış gelen şeyler yapınca, “Evlenmeyi bekle, seni kocana teslim edince o izin verirse yaparsın der.” söylemekten çekinmez.

Üniversite sınavına hazırlanıyorum. Liseye geçtiğimden beri notlarım her yıl düştü. Üniversiteyi ya yanında okurdum ya da evde kalırdım. Onlardan ayrı okursam ayağım kayardı. Elimdeki tek özgürlük şansım da gitmişti.

Babamın ailesi aşiret, az çok bilirsiniz bu aileleri. Bir benim bir de annemin saçı açık. Kaldı ki annem saçı açık olduğu halde her ibadetini de yapar. Ama namus kelimesine ciddi anlamda kafayı takmıştır. Yurt dışını merak ettiğimi söyleyince yabancı kadınların yaptığı fuhuşu yarım saat anlatır, söylediğime pişman ettirirdi. 15 yaşına kadar sağlam dayak yedim. Sonra ne olduysa babama, dövmeyi bıraktı. Küçükken her babanın kızını dövdüğünü sanırdım. Benimki hem döver hem severdi. Döver, bir saat sonra vurduğu yeri okşardı. Anlam veremezdim.

Dindar bir insandım eskiden. Sadece saçım açıktı ama takamazdım o başörtüyü. Bir yandan da korkardım yanmaktan. Hatta zaruri olarak evde kalınca “Erkekler görmüyor.” diye sevinirdim, en azından saç telimi 2 gün daha az görürlerdi. Zamanla dışarıya karşı korkularım oluştu. Yürürken mayına basarım otobüs çarpar, taş kafama düşer… Ailem arkadaşlarımla gezmeme izin vermezdi. Zamanla ben dışarıya çıkmayı bırakınca annem zorla kolumdan tutup dışarı çıkarmaya uğraştı. Çıkmıyordum.

Hayallerim var; sporcu olmak, bağıra bağıra şarkı söylemek, şort giymek, kim ne der demeden aşık olmak… Hıristiyan bir insana aşık oldum, kabul edilemezdi. Tabii ben bile kabul edemedim başta. Annem hep ayağı kaymış kızları anlatırdı; sevdiklerini öper, kısacık giyinirlermiş. Galiba bu durumda ben de potansiyel bir ahlaksız oluyorum. Annemin beyni namusla yıkanmış.

Babam benim saçımdan hep utandı. Beni çok seviyormuş, gövde gösterisi. Soruyorum, parayla çocuk mu sevilir? Sanki susması için eline oyuna verilen çocuk gibi. Çay döktüm, hiçbir şey yapamadığım içinmiş. Evin temizliği de kötüymüş. Notlarım berbattı, yabancı dil öğrensem dayak yerdim ama bilmiyor ki 3 dil biliyor ve konuşuyorum. Uyuşukmuşum, bilmiyor ki dans ediyorum. Bilmiyor çünkü bilmemeli.

Eklemediğim çok acım var. Ne dayaklar yediğimi, babaannem ve dedemin yaşadığı hayata maruz kalınca erkeklerin sofrasından arta kalanları yememi ve daha birçoğunu. Beni kız çocuğu olduğuma çok pişman ettirdiler. Prensesler özgür sanırdım, meğer korsenin içine saklanırlarmış.

(Görsel: John Singer Sargent)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir