Dinin ve başörtünün bir zorunluluk değil de seçim olduğunu anlamak en sarsıcısıydı.

“Tanrıya son sözümü söyledim;
Terbiye borcum yok dünyaya…”

Umay Umay

Bu dizeler beni buraya yazmaya cesaretlendiren, kararımı pekiştirmeme yardımcı olan dizeler oldu. Çok etkilendim. Çünkü ailem doğduğumdan beri sürekli beni terbiye timsali biri olarak görmeyi ve bununla övünmeyi bir görev bildi kendine. Belki bilinçli şekilde yapmıyorlardı fakat öyleydi, herkes tarafından nereye gitsem parmakla gösterilen kız olurdum. Fakat bu durumdan uzun süre şikayetçi olmadım, aksine beni mutlu ediyordu, büyüklerimin benimle gurur duymasıyla ben de kendimle gurur duyuyordum. Hanım hanımcık olmaktan, cıvıl cıvıl kıyafetler giymekten memnundum. İnanır mısınız? Siyah giymem yasakmış aslında, bunu sonradan giymek isteyince öğrendim. İçim geçmiş gibi şeyler giyemezmişim.

Ortaokula zorla İmam Hatip’e gönderildim, hem çok yakın olması bahane edildi hem de dinden uzaklaşmamam. Okul üniformasında kısa kollu üst yoktu, açık olsan bile uzun kollu giymeliydin. Kapanma zorunluluğu yoktu fakat zorlama vardı. Zaten sınıfa girdiğim gibi neredeyse herkesin kapalı olduğunu gördüm ve kendimi dışlanmış hissettim. Hatta sonrasında neden kapalı olmadığımı sorup benimle kavga edenler olmuştu. Bu yüzden anneme sık sık kapanmak istediğimi söylüyordum ama daha yaşımın küçük olduğunu söyleyip duymazlıktan geliyordu. Ama benim çevrem tamamen dindar bir çevre olmuştu, nerede okuduğumu öğrenen herhangi biri bile benden kapanmamı bekliyordu. Bu yüzden üzerimde büyük bir baskı hissediyordum. Ben de soranlara hep “Kardeşimin sünnetinden sonra” diyordum. Çünkü sadece o zaman gelince çok güzel olmak istiyordum, o zamandan sonra kapanabilirdim.

Böylelikle kardeşimin sünneti geldi, ama ben tam o gün geldiğinde kapanma kararı aldım. Niyetim herkese kapandığımı göstermekti, bir daha kimse sormasın istiyordum. Halbuki Allah rızası için kapanmak lazımdı! Ama ben sonradan baktığımda anlıyorum ki sadece ve sadece toplum için kapanmıştım. Annem ve anneannem, “Sen yeni kapanacaksın, ne giyileceğini bilmezsin” diyerekten sünnet günü bana hiç istemediğim ve yaşıma uygun gitmeyen gelinlikvari bir elbise seçtiler. Mecburiyetten giydim ve o gün kapandım. Her gelen tarafından bir dolu övgü aldığım için havalara uçuyordum, çünkü sonunda “mükemmel” bir kız olmuştum.

Lisedeyse İmam Hatip’e geçmeyi kendim tercih ettim, sebebiyse gittiğim ortaokulda normal liselere gidersek Allah’tan uzaklaşacağımızı söylemeleriydi. Hocaların anlattığına göre ortam korkunçtu ve ben de onların anlattığına inanıp çok korkmuştum. Ama lisede derslerin ağır gelmesi ve bazı başka sebeplerden 11. sınıfta özel okula geçtim. O okula gittiğim ilk günü sanırım hiç unutamam. Her yerde erkek vardı ve ben yürümekte bile zorlanıyordum. Üstelik tek kapalı da bendim. Zaman geçtikçe çeşit çeşit insanın olduğunu görüyor ve şok oluyordum. Hayatın bize ısrarla gösterilmeyen yüzüyle bizzat tanışmıştım. Dinin, başörtünün bir zorunluluk değil de seçim olduğunu anlamak en sarsıcısıydı. En önemlisi, örtüyü taşımanın sorumluluklarının farkında varmıştım, bir dini temsil ettiğimi anlamıştım. Çünkü bunun öncesinde etrafımdaki herkes kapalıydı, bir nevi kıyafetinin geri kalanı gibi geliyordu insana, ama çevrem değişince taşıdığım örtünün bir kumaş parçası olmadığını ve manevi yükünü sırtlamış oldum. Bana ağır gelen bu oldu. Sürekli belirli bir çizginin üstünde yürümem gerekiyordu, çünkü ben örtü takıyordum! Ve inanın ki bir yerden sonra bu daralmışlık insana nefes aldırmıyor. Kurallara uymak için ne kadar çaba sarf edersem bir o kadar kendimden uzaklaştığımı fark ettim. Hayatımızdan hiçbir rengi çıkartamayız ve kimse tamamen bir renk değil. Tamamen masum olmak imkânsız, tamamen günahkâr olmak da öyle. Kendimi bir kalıba sokmaya çalışmaktan vazgeçiyorum o yüzden. Örtüden beni nefret ettiren toplum, din değil.

Artık açılmak istiyorum, ama insanların bana bakması için değil. Ben hayatın her yerine bakabileyim diye. Daha bize gösterilmeyen ne yönleri vardır, kim bilir?

(Görsel: Katherine Bradford)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.