Bana biçilen, bedenime tam oturmayan ve hatta bana dar gelen bir hayatı bıraktım, kendi hayatımı dikiyorum.

Herkese selamlar.

Bu benim için büyük olan bir başarının yazısı. Daha önce hikayemi buraya göndermek için birkaç kere yazdım yazdım sildim, göndermedim. Ben 24 yaşında bir kadınım. Oldukça muhafazakâr bir anne ve ataerkinin, İslam’ın işine gelen her yönünü kullanan dindarlıkta bir baba ile büyüdüm.

Buradaki birçok kişinin aksine zorla kapatılmadım. Aksine annem, erken kapanırsam “hevesim kaçınca” geri açılırım çekincesiyle, kalıcı olsun diye ben istediğimde izin vermemişti. Ama kapandığımda 13 yaşımda olduğumu varsayarsak kendi irademle de kapandığımı söyleyemeyiz. Çocukluğumdan beri ebeveynlerimin hayatımın her köşesine işledikleri ceza-ödül dinamiği, onların onayının hayati önemi, ancak sevindirerek ve memnun ederek sevilebileceğime inandırılmış olmam beni daha yedinci sınıfa giden bir çocukken hayatım boyunca giyeceğim bir kıyafete karar vermeye ikna etti.

Yedi yıl boyunca başörtülüydüm, yirmi birinci yaşımda açıldım. Aslında lisenin son yıllarından beri inançsızım denebilir, bu birkaç cümleyle özetleyebileceğim bir süreç değil benim için. Yaşadığım dehşet verici korku, inançsız olduğumu kabul etmemi çok zorlaştırdı, inanamadığım için sabahlara kadar ağladığım çok gece hatırlıyorum. Ha, bir de İmam Hatip’te okuyordum, konforlu olan kapalı kalmaktı. Kaldı ki o yaşlarda inanıyor olsaydım bile başörtüyü gerekli görmüyordum, bir yandan da istemiyordum tabii. Ama açılmak benim için o kadar uzak bir ihtimaldi ki, başörtü takmak istememek ile açılmak istemenin aynı şey olduğunu düşünemedim bile. Açılmayı istediğimi düşünmeye bile cesaret edemedim, bu kadar uzak bir ihtimaldi.

Zamanla bunun geçici bir faz olmadığını, bir tane hayatım olduğunu, hayatımı kimseyi memnun etmek ya da üzmemek için şekillendirmek istemediğimi ve bunun bencilce olmadığını fark ettikten sonra dillendirdim. Benim yaşadığım asıl zorluk annemleydi, babam hayatımın birçok alanında olduğu gibi burada da çerçevenin ve hikâyenin dışında. Üniversite ikinci sınıfta açılma isteğimi anneme söyledim, bir süre hiç duymamış gibi yaptı. Birkaç ay sonra annemi ve babamı karşıma alıp bu isteğimi tekrarladım. Onlardan izin istemediğimi, kızlarının aynı kişi olmaya devam edeceğini, benim kararıma saygı göstermelerinin benim için önemli olduğunu anlatmaya çalıştım. Annem sürekli “Sen kimlerle takılıyorsun?”, “Hata bende, seni üniversiteye göndermemeliydim”, “Kim sokuyor aklına bunları, kiminle oturup kalktığın belli değil” gibi şeyler söyledi. Kendi hayatım hakkında kendi kendime bir karar almış olmam, hatta onunkinden farklı bir fikrimin dahi olması ona akıl almaz geliyordu, ne kadar dil döktüysem de annemi bir beynimin olduğuna ve kimsenin dolduruşuna gelmediğime ikna edemedim.

Annemsel travmalarıma daha fazla girmeyeceğim ama kendisi bu hayatta mümin, fedakâr bir insan olarak var oluyor. Kimliği bu ikili üzerine kurulu tamamen, bu ikisini hayatından çıkardığınızda annemin ruhu havada asılı kalır. Yani onun için cennet-cehennem mevzusuydu bu. Uzun süre yüzüme bakmadı, benim için ölüm gibiydi. Çünkü ben kendime ne kadar aksini telkin etsem de onun hislerinden sorumlu olduğumu düşünüyordum. Bu yolun başındaki, özellikle suçlulukla baş etmeye çalışan arkadaşlara şunu söyleyebilirim: Kimsenin üzüntüsünden veya öfkesinden siz sorumlu değilsiniz. Annemin bu öfkesinin, üzüntüsünün sebebi de değerleri ve bir önem sıralamasında benim bu değerlerin neresine düştüğüm idi.

Ben açılmamın ardından, bir insanı her haliyle seveceğini düşündüğümüz belki de tek kişi tarafından, annem tarafından koşulsuz bir sevgi görmediğimi fark ettim. Sadece onun istediği gibiysem seviyordu beni. Bunları ağlamadan yazabildiğime göre bu gerçek bile kabuk tutmuş demek ki, her şey geçiyor.

Burada devreye ekonomik özgürlüğün önemi giriyor maalesef ama neyse ki ben para kazanmak zorundaydım zaten. Annem suratıma bakmamaya devam edince, benden böylesine nefret ediyorsa evden gidebileceğimi söyledim, gidebilirdim de. Muhtemelen evden gidip orospu olurum korkusuyla suratıma bakmaya başladı. Bana tekrardan ilk kez ‘kızım’ dediğinde diğer odaya gidip dans etmiştim. İlk altı ay çok zordu. Saçlarımın gerçekten yarısı döküldü, hâlâ güzel ve gür saçlarım yok. Stresten egzama oldu saç derimde, kafamı her salladığımda derim omzuma döküldü aylar boyu.

Hikayemin rahatlatıcı kısmına geçmeye çalışıyorum, belki birilerine umut olur. Bana bütün bu zorlukları yaşatan annem, üç-beş ay sonra kısa kollu bir tişört dikti bana, sevinçten ağlayacaktım. İnançsız olduğumu bilmiyor ve hiç bilmeyecek. Beni ben olarak tanıma şansını kendilerine vermediler, kızlarını tanımamayı seçtiler. Halbuki harika biriyim. Hiçbir zaman beni gerçekten tanımayacaklar ama ben bu fikre de alıştım. Hâlâ arada giyimime kuşamıma laf ediyor, hâlâ dekolte giydiğimde eve önümü kapatıp dönüyorum. Şortla evden çıkamam mesela. Kimsenin başı daha fazla ağrımasın diye kavgamı bu şekilde dengeledim. Aile evi dinamikleri. Annem açık olmama alıştı, alışmak zorundaydı. Sizinkilerin de alışacağına eminim.

Ben iki ay önce kendi evime çıktım. Bunun da kocaman zorlukları ve kulağa trajik gelebilecek sebepleri vardı ama sonuç olarak kendimle gurur duyuyorum. Bana biçilen, bedenime tam oturmayan ve hatta bana dar gelen bir hayatı bıraktım, kendi hayatımı dikiyorum. Hiç var olmaması gereken bir savaşım vardı, sadece bir kadın olarak doğduğum için. Savaştım ve kazandım. Ben olarak yaşıyorum, sevmeye ve sevilmeye devam ediyorum.

Kadınlara!

(Görsel: Edgar Ende)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.