Dini ibadetlerimi de o tarikatın emirlerini de eksiksiz yerine getiriyordum.

Öncelikle merhaba. Burayı uzun zamandır takip eden bir okuyucunuz olarak ben de belki birilerine biraz olsun cesaret verebilirim diye kendi hikayemi yazma ihtiyacı duydum. 17 yaşındayım, küçük ve muhafazakâr bir şehirde yaşıyorum. Annem de babam da çok iyi üniversitelerden mezun olup doktorluk yapan insanlar. Bunu özellikle belirtmek istiyorum, çünkü yobaz ve muhafazalar insanların sadece okumamış kesimden çıktığına dair genel bir kanı var, ama maalesef ki doğru değil. Okumak bazen insanları eğitmek için yetmiyor ne yazık ki. Kendi hikayemin en başından başlayacak olursam, buradaki pek çok kişi gibi çok dindar ve tarikatlara, cemaatlere bağlı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldim. Sıradan bir Türk ailesinden bile çok daha dinine bağlı bir ailem var. Öyle ki 3 yaşında ilk defa Kur’an kursuna gönderildim ve 4 yaşında İstanbul’da -o dönem büyük şehirde yaşıyorduk- resmi olamayan bir kursta hafızlık eğitimime başladım. Türkçe alfabeden önce Arapça okuyup yazmayı, anlamayı öğrettiler orada. 7 yaşımda hafızlığı bitirip diyanetin sınavına girerek diploma aldım. O sırada annemin işi yüzünden İstanbul’dan taşındık ve hayatımda ilk defa 3. sınıfta okula gittim. Din eğitimi aldığım için…

Okula gider gitmez daha ilk günden akran zorbalığına maruz kaldım, çünkü yaşıtlarıma göre aşırı kilolu ve uzundum. O durumun verdiği eziklik hissini hâlâ aşamadım ne yazık ki. Türk alfabesini okumayı ve yazmayı evde kendim öğrendim ve bir şekilde açığı kapatmaya çalıştım. Bir yandan da her gün -bazen günde 2-3 kere- düzenli olarak Kur’an ezberimi veriyor ve aynı zamanda annemle babamın bağlı olduğu tarikattaki kitapları okumaya zorlanıyordum. İlkokul yıllarım arkadaşlarımdan uzakta teneffüste bir kenarda hafızlık tekrar ederek ve hocaların peşinde koşarak geçti desem yalan olmaz. Zaten tahmin edilebileceği gibi de ortaokula geçer geçmez 10 yaşımda kapandım. Henüz ilk reglimi bile olmamıştım. O zamanlar bunu kendi isteğimle yaptığımı zannediyordum, çünkü buradaki çoğu arkadaşımın aksine benim ailem bana fiziksel bir şiddet uygulamadı ve o yaşlarda da psikolojik şiddeti ve baskıyı anlamlandırabilmek pek mümkün olmuyor. Kapandığımda herkesin verdiği tepkiyi çok iyi hatırlıyorum. Anneannem ve annemin aile tarafı hariç okuldaki öğretmenlerim dahil herkes çok sevinmişti. Çünkü benden beklenen zaten buydu. Anneannem, annemin aksine dini kendi içinde yaşayan sol görüşlü, başı açık, idealist eski bir öğretmendir. O gerçekten çok sinirlenmişti buna. Nitekim benden 2 yaş küçük kardeşim de 2 ay sonra kapanınca -zorla kapatılınca- annemle babamı kendince protesto etmek için uzun süre evimize gelmediğini hatırlıyorum.

O zamanlar ben de kardeşlerim de anneanneme karşı dolduruluyorduk çünkü o “sapkın, yanlış, dinsiz” biriydi. Annem, uzun süre bizi anneannemle yalnız bırakmadı. “Bizi etkileyeceğini” düşündüğü için. Bir insanın çocuklarını kendi annesine karşı bu şekilde doldurması ne kadar da korkunç geliyor, değil mi? İşte tarikatların ve cemaatlerin size yaptırdığı şey tam olarak bu. Sırf görüşleriniz uyuşmuyor diye sizi kendi ailenizden bile nefret ettiriyorlar. Çünkü hepsi korkuyor. Aklı bilimle, ilimle yoğurulmuş birinin kendileriyle ve safsatalarıyla işinin olmayacağını bildikleri için bu düzeni devam ettirebilmek adına sizi kendi canınızdan, kanınızdan soğutuyorlar. Korku her şeydir ve şüpheyi çağırır. Şüphe ise esir alınmış aklı kurtarmak için en önemli adımdır ve cahil, manipülatif insanlar bu yüzden şüpheyi yok etmek isterler.

Ben 10-11 yaşlarımdan beri kitapları kendime bir kaçış kapısı olarak belirleyip sayfaların arasına sığınmış bir çocuktum ve sırf onların cemaatinin ‘kitaplarından’ değil diye annemden ne kadar laf yediğimi ve lafla da kalmayıp kütüphanemdeki kitapları kaç kez çöpe attığını ya da benden habersiz başkalarına verdiğini hatırlamıyorum bile. Üstelik ben anneme çok düşkün bir çocuktum ve çok sevdiğiniz birinin sizin üzerinizde böyle bir baskı kurmaya çalışması hele de bir çocuk için kolay değil. Bütün arkadaşlarımın aileleri çocukları kitap okusun diye resmen yalvarırlardı. Ben ise kitaplarımı hep kendi harçlığımdan gizli gizli milyon tane oyun çevirerek alıp gizlice okur ve yatağımın altına, eski okul çantalarına, dolapların üstlerine veya çekmecelere saklardım.

Kitaplar benim hayatımdı ve ne olursa olsun onlardan vazgeçmedim. Aynı şekilde müzik dinlemem de hoş karşılanmıyordu. Müzik şeytan işiydi ve gavur icadıydı. Bir süre sonra beni engelleyemediklerini fark ettiklerinde “Müzik dinlerken şeyhi düşün, o senin ahiretini kurtarır.” demeye başladılar. Korktukları için. Bir bakıma haklılardı da. Kitapları okuyup ve müzik dinleyip farklı dünyaları gördükçe aslında bana ayrılan pencerenin ne kadar dar olduğunu fark etmeye başladım. Babam sözde o cemaate ve şeyhe bağlı olsa da din konusunda annem kadar katı biri değildir, ama onun da çok başka takıntıları ve görüşleri vardı. 9 yaşımda kilomdan ve başka sebeplerden ötürü bana hipertansiyon tanısı konduğunda babamla olan ilişkim kopma noktasına geldi. Hastalığım yüzünden okul arkadaşlarımla olan ilişkim iyice soyutlandı ve babamla da aramız hiç iyi değildi. Birbirimizi anlamaktan çok uzaktık açıkçası. O veya bu sebepten ötürü sürekli kavga ediyorduk ve bu kavgaların sonu asla gelmiyordu. Onunla aynı sofraya oturmak bile istemiyordum çünkü sürekli bana baktığını hissediyordum. Zamanla bu daha da ilerledi ve şu an gerekmedikçe kimsenin önünde yemek yemiyorum. Sağlığım için kilo vermek zorunda olduğumun farkındaydım, ama kendi bedeninden nefret ettirilme, tiksindirilme hissi asla geçmedi. Sonradan fark ettiğim üzere, sırf bu yüzden 11 yaşında annemin de etkisiyle pardösü giymeye başladım. Hayatımda küçükken bile bir kez olsun mayo, şort, mini etek giyemedim. Annem bunu “ahlaklı, namuslu, dindar” bir kız olduğum için yaptığımı sanıyordu ve bana bu şekilde yutturmaya çalışıyordu, ama derinlerde kendime bile itiraf edemediğim bir yerde asıl sebep tüm hayatım boyunca şişman olduğum için hem ailem hem de akranlarım tarafından kendi bedenimden utandırılmam ve bunun önüne geçemememdi. Ortaokulda bu zorbalık yüzünden 3 sınıf değiştirdim ama yine de bitmedi. Fiziksel olarak iri olduğum için bedensel şiddete maruz kalmadım, ama o alay etmeler, canları sıkıldıkça benimle uğraşmalar, iğrenç bakışlar hiç aklımdan gitmedi. Üstelik bunu sadece okulda yaşamıyordum. Yaşım ilerledikçe başta babam olmak üzere aile bireylerimin bedenim üzerindeki baskıları da giderek artıyordu. 13 yaşındayken çok ciddi bir hastalık geçirip 2 hafta hastanede yattım ve ölümle burun buruna geldim. Bunun sonucunda çok kilo kaybettim, ama maalesef ki ilerleyen yıllarda hepsini üzerine ekleyerek geri aldım.

Ben kilo aldıkça pardösüye ve başörtüye daha çok sarılıyordum, çünkü bu sayede kimse benim “iğrenç, ayı gibi” vücudumu görmüyordu. Kapalı olmaktan memnun olduğumu sanıyordum ve dini ibadetlerimi de o tarikatın emirlerini de eksiksiz yerine getiriyordum. Şimdi düşünüyorum da kendi hayatım konusunda ne kadar çok şeyden taviz vermişim, buna zorlanmışım. Çocukluğumu da ergenliğimi de doğru düzgün yaşayamadım ve hayatımı değiştiren o insanla tanışmasaydım, bugün muhtemelen hâlâ öyle olacaktım. Aslında açık halimi her zaman daha çok severdim, ama o günah korkusu yüzünden bunu düşünmeye bile cesaret edemezdim. Ben ailemin ve o cemaatin aksine hiçbir zaman açık insanlara şeytan gözüyle bakmadım. Şunu belirtmek istiyorum ki çok küçük yaşlarımdan beri ailemle birçok konuda çatışma halinde olan bir çocuktum. Çünkü onlar gibi LGBTİ+ bireylerine sapkın gözüyle bakmıyor, şort giyen kadınları “orospu” olarak görmüyor, dinsiz insanları şeytanlaştırmıyordum. Zaten olması gereken böylesi, ama bu tür bir ailede yetişmiş ve bunlar dayatılmış bir çocuk için bu farkındalığı kazanmak zaman alıyor. Yine de kendi duygularımı bastırmaya çok alışmıştım. Çünkü aksini düşünmek bile korkutucuydu. Sürekli cinsel içerikli rüyalar görmeye başlamıştım ve bu rüyalarda kadınlar vardı. Aynı şekilde sık sık rüyamda açık olduğumu görüyordum ve günah korkusuyla ter içinde uyanıyordum. Bunlar uzun süre devam etti.

Lise sınavına gireceğim gece pankreasım patladığı için hastanede yatıyordum ve sınava zar zor girdim. Çok kötü geçtiği için o yıl yine bir cemaate bağlı özel bir okula gönderildim. Hayatımda yaptığım en kötü şeylerden biriydi. Her zaman katı bir ailem olsa da o zamana kadar en azından gittiğim okul konusunda şanslı olmuştum ama bu okul bambaşkaydı. Okulda pardösülü geziyordum ve 1. sınıfa giden bacak kadar çocuklar bile bazen başörtüsü ve pardösü giyiyorlardı. O zamanlar kendimi dindar biri olarak tanımlıyordum ama bu görüntü beni bile aşırı rahatsız ediyordu. Güya karma eğitimdi ama öğretmenlerin ve yöneticilerin erkek öğrencileri bariz bir şekilde kayırmasının yanı sıra erkek ve kız öğrenciler yan yana durunca bile sıkıntı çıkıyordu. Bir keresinde hiç unutmuyorum, kızlar ve erkekler birlikte masa tenisi oynadıkları için disipline gitmişlerdi. Düzenlenen yarışmaların ve okul gezilerinin büyük çoğunluğu sadece erkek öğrenciler için oluyordu. Ayrıca dini bilgim diğer arkadaşlarımdan daha yüksek olmasına rağmen sırf kız olduğum için din öğretmenimin beni kelimenin tam anlamıyla görmezden gelmesi de hâlâ dün gibi aklımda.

Neyse ki o yıl sonunda okuldan ayrıldım ve başka bir özel okula geçtim. Şimdi bakıyorum da farkında olmadan hayatımı değiştirecek ilk adımı atmışım. 10. sınıfta o okula başladığımda daha öncesinde hiç yakın arkadaşım olmamıştı.

İlk 2-3 gün sıradan geçerken 4. gün sınıfa hiç tanımadığım bir kız geldi. Daha önce de dediğim gibi, küçük bir şehirde yaşadığımız için herkes herkesi tanırdı genelde. Ona Ahu diyelim… Gelir gelmez benim yanıma oturmuştu. Bu şekilde tanıştık ve zamanla birbirimize çok bağlandık. Hayatımda tanıdığım en sıra dışı insandı ve daha da sıra dışı olan şey hikayelerimizin birbirine çok benzemesiydi. O da ailesinin zoruyla küçük yaşta hafızlık yapmıştı. Kur’an kursuna gönderilmişti ve benim yaşamadığım -burada anlatamayacağım- çok daha kötü şeyler geçmişti başından. Onu tanımaya başladıkça bütün dünyamın baştan aşağı sarsıldığını hissediyordum. Sanki o zamana kadar hep bastırmaya çalıştığım bütün duygularım, düşüncelerim tek tek açığa çıkıyordu. Bu durum adeta vahşiceydi ve bununla baş edebilmeyi öğrenmem zaman aldı. Hayatımda ilk defa en yakın arkadaşım olmuştu ve ben ona âşıktım. Üstelik o bir kızdı. Başta bu duygularımın sadece basit bir hayranlık olduğuna inandırmaya çalıştım kendimi ama değildi. Onunlayken baştan aşağı yeniden yaratılıyor gibiydim. Bana içini açtıkça içimden geçen tek şey onu bütün dünyadan koruma isteğiydi. Keşke sihirli bir değneğim olsaydı ve onu herkesten ve her şeyden koruyabilseydim. Sadece 15 yaşındaydım ama ona o kadar âşık olmuştum ki… Gelip geçer sandım ama 2 yıldır asla geçmedi, üstüne daha da arttı. Bu benim için büyük bir şoktu ve alışmam gerçekten zor oldu.

Sonra araya koronavirüs girdi ve benim hayatımın 2. dönemi asıl o zaman başladı. Annemle babam sağlıkçı olduğu için ilk 6-7 ay onlardan uzakta teyzemlerin evinde kaldık. Bu süreçte hayatımda ilk defa inandırıldığım dini, taktığım örtüyü gerçek manada sorgulamaya başladım. O 1 yılı gerçekten anlatmak bile istemiyorum, çok korkunçtu. Sırf ailemin, çevrenin baskısı ve kafamdaki sorular yüzünden ölmeyi istediğim o kadar çok an oldu ki… Hiçbir şeyi anlamlandıramıyordum ve her şey üst üste geldi. Ne tür bir inanç eşcinsel insanların öldürülmesini “uygun” bulabilirdi? Nasıl bir yaratıcı kendi yarattığı kullarını sırf duygularını yaşadıkları için lanetlerdi? Dahası bu zamana kadar bana öğretilen “hoşgörülü, sevgi dini” toz pembe İslam’ın Kur’an’da yazanlarla alakası yoktu. Bir kadının kocasına karşı gelmesi durumunda odaya kapatılabileceği ya da dövülebileceği fikrinin vicdanla, ahlakla hiçbir ilgisi olamazdı. Aynı şekilde kadınların yarım olarak görülmesi, sırf erkekler tahrik oluyor diye küçücük kız çocuklarının ve kadınların başlarının kapatılması midemi bulandırıyordu. Daha öncesinde ben de herkes gibi İran’da, Afganistan’da yaşananları “Gerçek şeriat bu değil.” diye savuşturuyordum. Ama gerçek dinin tam olarak bu olduğunu fark ettiğimde korkunç bir aydınlanma yaşadım. Korkunçtu, çünkü gerçek fikirlerimi belli etmeye başladığım anda annem ve babamın baskısına çok daha fazla maruz kalacaktım. Ayrıca bu, bütün hayatım yalanlardan ibaret demek oluyordu. Kocaman bir yalanlar silsilesine inandırılmıştım ve çocukluğum feda edilmişti. O örtüyü takıp pardösü giyiyor oluşum da artık katlanamayacağım bir boyuta geliyordu. Psikolojimin çok kötü olduğu bir gün anneme içimi açmak gibi bir hataya düştüm. Annem hemen cemaatinin bir kitabından dualar okutturmaya başladı bana, “Kirli düşüncelerden arınmam” için… Dolayısıyla o bir yıl içerisinde kendi içime kapandım ama arada anneanneme durumu anlattığım için annemin gözümde “annesini satan çocuktum”.

O yıl bunlar ve daha birçok şey yüzünden çok kilo aldım ve bu beni daha da mahvetti. 11. sınıfım her yönden kötü geçti. Açılmayı kafama koymuştum ama yine de cesaretim yoktu. Üniversitede yaparım diye erteliyordum ama bıkkınlık ve yılgınlık yüzünden sınava doğru düzgün çalışamıyordum. Üzerimdeki yük çok fazlaydı. Annem ve babamın baskılarının ve diğer bütün arkadaşlarım okula gidip gezip tozarken evde kapana kısılıp online eğitime kalmış olmanın yanı sıra Ahu’ya duyduğum aşk yüzünden de acı çekiyordum. 11. sınıfın sonuna geldiğimde kafam hâlâ karışıktı.

Sonra yaz tatiline girdik ve bir gün İstanbul’a teyze dediğimiz bir aile dostunun evine gitmemiz gerekti. Bunun için bile çok isteksizdim, çünkü teyzemin eşinin yanında o örtüyü takmak zorunda bırakılacağımı biliyordum. “Günahtı” çünkü. O yolculuğu hâlâ hatırlıyorum. Her şey ama her şey o kadar gözüme batıyordu ki… 35 derece sıcakta babam istediği gibi şort ve kısa kollu giyebilirken, ben, annem ve kardeşlerim neden kara örtülere bürünmek zorundaydık? Üstelik bunu yapmadığımız taktirde “yüce” Allah bizi cehennemde yakardı. Bunların hiçbiri adil değildi. Hiçbiri hem de. Tarikatlardan da cemaatlerden de dinden de insanlardan da nefret edecek duruma gelmiştim. İstanbul’a gittiğimiz gece hiç uyumadım ve bütün gece saatlerce kafamda her olasılığı ölçüp tarttım. Hiçbiri o an halihazırda yaşıyor olduklarımdan daha kötü değildi. Şunu da belirtmeliyim ki benim ailem ne olursa olsun bana asla fiziksel bir şiddet uygulamaya kalkmadı ve bunu yap(a)mayacaklarını da biliyordum. Babam da annem de benden kısa ve daha güçsüz, geç evlendikleri de için yaşlı insanlar. Ben ise uzun boylu ve oldukça iri olmamın verdiği tek avantajla bu konuda kendimden emindim ve bundan cesaret aldım. Burada okuduğum çoğu kız kardeşimin ailelerinde tam tersi bir durum var ve eğer açılmanız taktirde aileniz sizi dövmekle, bir yerlere kapatmakla, hatta öldürmekle tehdit ediyorlarsa kendiniz için en uygun zamanı ayarlamaya çalışmanız daha yararlı olabilir. Çünkü Türkiye’de ciddi ciddi bu yüzden çocuklarını öldüren aileler var.

O gecenin sabahına dönersek, yapacağım bütün konuşmayı kafamda planlamıştım. Daha önce hayal ettiklerimin aksine kendimden emin ve sakindim. Aile dostumuzun da yanımızda olmasından güç alarak annem ve babamı karşıma oturttum ve biraz başka konulardan bahsettikten sonra asıl konuya geldim. Açılmak istediğimi ve bunun için onlardan izin almadığımı ya da onay beklemediğimi, sadece eninde sonunda bunu yapacağım için arkalarından iş çevirip ikiyüzlü davranmak istemediğimi açıkça anlattım. Bunu onlara inat olarak yapmadığımı, sadece artık kendi istediğim gibi yaşamaya ihtiyacım olduğunu söyledim. Annem hemen ayılıp bayılmaya başladı. Babam da mosmor oldu. Konuşma çok uzun sürmedi. En net hatırladığım şeyse sakince “Bundan sonra o örtüyü takmayacağım.” dedikten sonra babamın sinirlenip “Yapma kızım, delirdin mi?” demesi… Onlara göre deliydim. Annemin bütün ailesini karşısına alıp 35 yaşında tarikatlara girmesi ve hayatını onlara adaması normaldi ama ben “deliydim”.

Yine de geri adım atmadım ve o günden beri başörtüsü takmıyorum. Ailem hâlâ çok baskı yapıyor, sanırım bundan asla kurtulamayacağım ama en azından pes etmedim ve ben kazandım. Ne olursa olsun, onların inandıkları safsatalara inanmayı reddediyorum ve onlar gibi olmayacağım. Tarikatlar ve cemaatler sapıklıktır ve acilen kapatılmaları gerekiyor.

Açıldıktan sonra tek düşünebildiğim okulumdakilerin ne diyeceğiydi. Sanki önemliymiş gibi… Aylarca sırf bu gerginlikten dolayı uyuyamadım ve kendime eziyet çektirdim, çünkü hem açılmıştım hem de çok kilo almıştım. Boşuna bu kadar germişim kendimi. İlk gün çok zordu ve evet, arkamdan konuşulduğunu biliyorum ama asla değmezmiş kendime yaşattıklarıma. Yine de aradan aylar geçmiş olmasına rağmen sanki hâlâ alnımda “Aa bak bu açılmış!” yazıyor.

(Görsel: Claerwen James)

Comments (3)

  1. Sabrina

    Yazdıklarını bştan aşağı birkaç kere okudum. Hepimizin hikayesi benzer ve nedense çok yakın hissettim. Sosyal medya kullanıyor musun. 32 yaşındayım ve iki kızım var. Benim/senin tüm kadınlarımızın çektiği sıkıntıları onların çekmesine izin vermeyeceğim. 2 yıl oldu bende başörtüsünü çıkartalı. Senin gibi bende pat diye yaptım. Twitter hesabım @sahtegulu görürde yazarsan çok sevinirim. Hep mutlu olman dileğiyle…

  2. manolyalı yuyu sen misin ?

  3. Selamlar hikayeni baştan sona bi kaç kere okudum. Çok güçlüsün. Vazgeçmediğin için seninle gurur duydum ve ayrıca yazın bana cesaret verdi. Rica etsem bana instadan yazabilir misin @sekm1234_

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.